<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[irfanmeclisi forum sayfamız islami yardimlasma ve paylasim sitesi - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/</link>
		<description><![CDATA[irfanmeclisi forum sayfamız islami yardimlasma ve paylasim sitesi - http://www.irfanmeclisi.net/forum]]></description>
		<pubDate>Sat, 22 Nov 2008 15:41:22 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[ŞEYTANDAN YAKAYI SIYIRMAK MÜMKÜN MÜ]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12787</link>
			<pubDate>Fri, 21 Nov 2008 18:27:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12787</guid>
			<description><![CDATA[[b&#93;<span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">ŞEYTANDAN YAKAYI SIYIRMAK MÜMKÜN MÜ</span>?</span><br />
<br />
<span style="color: #006400;">Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83). <br />
<br />
O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52). <br />
<br />
Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65).  <br />
<br />
<br />
Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?<br />
Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler...[/</span>b&#93;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[b]<span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">ŞEYTANDAN YAKAYI SIYIRMAK MÜMKÜN MÜ</span>?</span><br />
<br />
<span style="color: #006400;">Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83). <br />
<br />
O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52). <br />
<br />
Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65).  <br />
<br />
<br />
Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?<br />
Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler...[/</span>b]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜRŞİDE İNTİSAB]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12784</link>
			<pubDate>Wed, 19 Nov 2008 11:32:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12784</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: large;"> <span style="color: #FF0000;">=  MÜRŞİDE İNTİSAB = </span></span><br />
<br />
İntisap, Kur’an ve sünnette anlatılan, övülen ve teşvik edilen biat etme amelinin kapsamı içindedir. Ne var ki, biat da intisap da çoğu müslümanların gündeminden tamamen çıkmış bulunuyor. Bazıları art niyetliler bu kavramları çeşitli çıkarlarına alet etmiş, bazıları da aslını öğrenmeden yanlış görüntü ve bilgilere aldanıp inkâra kalkmıştır..İntisabın dinimizde önemli bir yeri vardır. Mesele dinin ihyası, insanın ıslahıdır. Bu vazife, her devirde usulüne uygun olarak yerine getirilmelidir. <br />
İntisap ya da biat... İşin adına değil, aslına bakılmalıdır. Bir farzı yerine getirmeye yardımcı olan şeyler de farz hükmünde olur. İnkârdan sakınmak, kibirden kurtulmak, ilahî emirleri ihlasla yerine getirmek, haramdan kaçmak, güzel ahlâklı olmak her müslüman için farzdır. Tasavvuf, bu farzları yerine getirmeyi hedeflemiş bir terbiye okuludur. İntisap, işte bu okula kaydolmaktır. <br />
<br />
<br />
İntisap, hakkın ipine sarılmaktır. İntisap, cemaat olmaktır. İntisap hak yolunda bir rehbere bağlanmaktır. İntisap, Allah dostuyla Allah yolunda gitmek için akid yapmaktır. İntisap, terbiye görmüş bir kâmilin terbiyesine girmektir. İntisap, veliler kervanına katılmak ve nurlu silsileye tutunmaktır. İntisap, kâmil mürşitle manevi bağ kurmak ve onunla Allah için dost olmaktır.<br />
Biat ve intisap işinde asıl olarak iki taraf vardır; birisi Allahu Tealâ, diğeri de, kul. Mürşidin yaptığı iş, kulun Allah’a giden yolunu açmak, bu yolda ona şahitlik yapmak ve delil olmaktır. İntisaptan gaye mürşid değil, Allahu Tealâdır. <br />
<br />
<br />
Tasavvuftaki intisaba, “inâbe”, “el alma”, “el verme”, “tevbe etme” de denir. bütün bunlar aynı şeydir. Bir hak talibi müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, Allah için, Allah yolunda onun terbiyesine teslim olacağına, haramlardan kaçıp helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tevbe edip bir daha yapmayacağına dair söz vermesine ve buna Allah’ı, Rasulünü ve mürşid-i kâmili şahit tutmasına intisap denir. <br />
<br />
<br />
İntisabın Kur’an ve Sünnet’ten delili çoktur. Rasulullah (A.S.), Allah’ın birliğini kabulden sonra, ashabıyla tek tek ve toplu halde takva, ibadet, güzel ahlâk, cihad ve hizmet için pek çok sözleşme yapmıştır. Buna biat denir. Bu biat uygulaması sonraki devirlerde devlet idarecileri ve maneviyat önderleri için birer örnek olmuştur.<br />
<br />
<br />
<br />
KUR-ANDA BİAD<br />
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakim’de biatı değişik ayetlerde zikrederek, şekil ve hedefini şöyle belirtmiştir:<br />
“Rasulüm! Sana biat edenler hiç şüphesiz Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim yaptığı ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih/10)<br />
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, seninle biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’dan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)<br />
(Sünnet’teki biat şekillerini, “Mürşid-i Kâmile İntisabın Şekli ve Gayesi” adlı esere genişçe Delil ve örnekler için oraya bakılmalıdır.)<br />
<br />
<br />
<br />
MÜRŞİDE İNTİSABIN ŞEKLİ <br />
Biat ve intisabın özü, kalbin teslimiyeti ve sağlam niyettir. Şekiller alamettir, gaye değildir. Ancak bunun zahiren bir usul ve adabı vardır. Bu konuda intisabın delili olan hadislerden çıkaracağımız usuller şunlardır: <br />
<br />
<br />
Rasulullah (A.S.), Allahu Tealâ’nın Rasulü ve halifesi olarak, erkek-kadın bütün insanların Peygamberi ve rehberi olduğu gibi, O’na vâris olan kâmil mürşidler, rabbanî alimler de bütün beşeriyetin irşad ve ıslahını hedef almalıdır. Mürşid-i kâmil hiçbir ayırım yapmadan herkese ve her kesime ilâhî daveti, iman, ihlas, takva ve güzel ahlâkı tebliğ etmekle memurdur.<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisab edecek erkeklerle elele tutarak veya sözlü bir şekilde bu intisabı gerçekleştirebilir. Kadınlar mürşid-i kâmile intisaplarını sözlü olarak, bir perde veya kapı arkasından yapmalıdırlar.. <br />
<br />
<br />
Kâmil mürşid, Rasullullah (A.S.) Efendimiz’in yaptığı gibi bir ucundan kendisi, diğer ucundan da tevbe ve intisap edecek kimselerin tutacağı şekilde bir bez veya sarık uzatarak tevbe ettirip, intisab yaptırabilir. Bu, özellikle tevbe ve intisap edeceklerin çok kalabalık veya vaktin çok dar olduğu zamanlarda yapılır. <br />
<br />
<br />
Ayrıca, mürşid-i kâmil, bir erkek veya kadını tevbe ve intisab yaptırma hususunda kendisine vekil olarak görevlendirebilir. Vekilin yapacağı, intisabı tarif etmek ve vekili bulunduğu zata irşad işinde yardımcı olmaktır. Hz. Rasulullah (A.S.)’ın Hz. Ömer’i ve Hz. Umeyme’yi (R.A.) görevlendirmesi gibi.<br />
Mahremi olmayan bir kadının elini, onu tehlikeden kurtarmak ve zaruri tedavi gibi dinen müsaade edilen bir mazeret yokken tutup musafaha etmek, hayır gibi gözüken bir iş için de olsa caiz değildir. Bu, Sünnet’e uygun olmadığı gibi, yapana hayır da getirmez..<br />
Allame Eşref Ali Tanevî (Rh.A.) bu konuda şu tesbitleri yapmıştır: “Bazı bilgisiz veya dikkatsiz kimseler, kadınlardan el ele biat alıyorlar. Bu kesinlikle caiz değildir. Yabancı kadının tenine zaruretsiz el dokundurmak günahtır. Hadiste, bu amelin batıl ve haram olduğu belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz (A.S.)’dan daha müttaki ve iffetli kim olabilir? Kadınlardan biat alma konusunda Peygamber Efendimiz’in bu kadar çok dikkat etmesine rağmen, hiçbir mürşidin kendisini baba veya melek gibi görerek, sorumsuz ve hayasız bir şekilde kadınlarla biat etmesi doğru değildir. Biatın anlamı söz vermektir. Bunun sözle olması yeterlidir.  <br />
<br />
<br />
Son devirlerde bazı mürşidler, bağlanmayı kuvvetlendirmek ve halkın kalbini teskin için, bir kumaş parçasının bir ucunu kendisi tutup, diğer ucunu intisap edecek kimseye uzatarak intisap yaptırmaktadırlar. Bunun hiç bir zararı yoktur. Ayrıca erkekler içinde zaruret halinde veya zaruret olmadan sözlü biat yeterli olabilir. Bunun da hiçbir sakıncası yoktur. Fakat elle biat yapmak, biatın en çok alışılan şeklidir ve erkekler için bu hususta hiçbir mani yoktur. Hatta elle yapılması, biatın zahirî ve batınî manasını içinde bulundurduğu için daha evlâdır. <br />
<br />
<br />
İNTİSABIN GEREKLERİ   <br />
<br />
<br />
İntisap eden kimseye lazım olan ilk şey ihlastır. İhlas, işini, ibadetini, hizmetini Allah’ın rızası için yapmaktır.<br />
İntisap kâmil mürşide yapılmalıdır. Bu mürşid, Hz. Peygamber (A.S.)’a kadar uzanan bir silsileye sahip bulunmalıdır. İrşad izni olmayan ve silsilesi bulunmayan kimseye yanaşmamalıdır.<br />
İntisap edilen kâmil mürşidi Allah için sevmek, bu yolda ona güvenmek, onun bu işte mahir olduğunu bilip kendisine itimat etmek, terbiye ve terakki için şarttır.<br />
İntisap, itaat ve samimiyet ister. Yolun gereklerini, mürşidin emir ve tavsiye ettiği vazifeleri gücünce yerine getirmeyen kimse, intisabında samimi değildir. İntisabı sahih ve sağlam hale getirmek için mürşitle aynı yolu, aynı ameli ve aynı hali bir derece paylaşmalıdır.<br />
İntisap ölene kadar samimiyetle korunmalıdır. Kâmil mürşidi Allah için seven ve elinden tutan kimse, bu sevgiyi ve beraberliği hayatın her döneminde, acı-tatlı hallerinde muhafaza etmelidir.<br />
<br />
İNTİSABIN MEYVELERİ<br />
Bir mürşide intisap eden kimseyi, mürşidi Allah’ın bir emaneti olarak görür; sever, terbiye halkasına alır. Sadık mürid, mürşidin manevi evladı olur, onun ailesinden sayılır. Bu sayede bütün silsilenin bereketine kavuşur, manevi mirasına konmuş olur, feyizlerinden nasiplenir.<br />
İnsan sevdiği ve tabi olduğu kimselerle haşrolur. Kıyamet günü Allahu Tealâ herkesi imamı ile birlikte huzuruna çağırır. Kâmil mürşide tabi olan kimse mürşidi ve onun bağlı olduğu veliler ordusuyla birlikte mahşere gelir. Veliler, kendilerine verilen şefaat yetkisini önce tanıdıklarına kullanırlar.<br />
İntisap eden kimse bir cemaatin içine katılmış olur. Bu cemaat dua, göz yaşı, zikir ve tavsiye ile Allah yolunda birbirlerini desteklerler. Şeytana karşı siper olurlar. Cemaat halinde yapılan hayırlı amellerin sevabına bütün cemaat ortaktır. Bir kâmil mürşidin duaları içinde anılmak, onun yapmış olduğu zikir, amel ve hizmetlerden bir hisse almak mürid için en büyük kazançtır. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: large;"> <span style="color: #FF0000;">=  MÜRŞİDE İNTİSAB = </span></span><br />
<br />
İntisap, Kur’an ve sünnette anlatılan, övülen ve teşvik edilen biat etme amelinin kapsamı içindedir. Ne var ki, biat da intisap da çoğu müslümanların gündeminden tamamen çıkmış bulunuyor. Bazıları art niyetliler bu kavramları çeşitli çıkarlarına alet etmiş, bazıları da aslını öğrenmeden yanlış görüntü ve bilgilere aldanıp inkâra kalkmıştır..İntisabın dinimizde önemli bir yeri vardır. Mesele dinin ihyası, insanın ıslahıdır. Bu vazife, her devirde usulüne uygun olarak yerine getirilmelidir. <br />
İntisap ya da biat... İşin adına değil, aslına bakılmalıdır. Bir farzı yerine getirmeye yardımcı olan şeyler de farz hükmünde olur. İnkârdan sakınmak, kibirden kurtulmak, ilahî emirleri ihlasla yerine getirmek, haramdan kaçmak, güzel ahlâklı olmak her müslüman için farzdır. Tasavvuf, bu farzları yerine getirmeyi hedeflemiş bir terbiye okuludur. İntisap, işte bu okula kaydolmaktır. <br />
<br />
<br />
İntisap, hakkın ipine sarılmaktır. İntisap, cemaat olmaktır. İntisap hak yolunda bir rehbere bağlanmaktır. İntisap, Allah dostuyla Allah yolunda gitmek için akid yapmaktır. İntisap, terbiye görmüş bir kâmilin terbiyesine girmektir. İntisap, veliler kervanına katılmak ve nurlu silsileye tutunmaktır. İntisap, kâmil mürşitle manevi bağ kurmak ve onunla Allah için dost olmaktır.<br />
Biat ve intisap işinde asıl olarak iki taraf vardır; birisi Allahu Tealâ, diğeri de, kul. Mürşidin yaptığı iş, kulun Allah’a giden yolunu açmak, bu yolda ona şahitlik yapmak ve delil olmaktır. İntisaptan gaye mürşid değil, Allahu Tealâdır. <br />
<br />
<br />
Tasavvuftaki intisaba, “inâbe”, “el alma”, “el verme”, “tevbe etme” de denir. bütün bunlar aynı şeydir. Bir hak talibi müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, Allah için, Allah yolunda onun terbiyesine teslim olacağına, haramlardan kaçıp helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tevbe edip bir daha yapmayacağına dair söz vermesine ve buna Allah’ı, Rasulünü ve mürşid-i kâmili şahit tutmasına intisap denir. <br />
<br />
<br />
İntisabın Kur’an ve Sünnet’ten delili çoktur. Rasulullah (A.S.), Allah’ın birliğini kabulden sonra, ashabıyla tek tek ve toplu halde takva, ibadet, güzel ahlâk, cihad ve hizmet için pek çok sözleşme yapmıştır. Buna biat denir. Bu biat uygulaması sonraki devirlerde devlet idarecileri ve maneviyat önderleri için birer örnek olmuştur.<br />
<br />
<br />
<br />
KUR-ANDA BİAD<br />
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakim’de biatı değişik ayetlerde zikrederek, şekil ve hedefini şöyle belirtmiştir:<br />
“Rasulüm! Sana biat edenler hiç şüphesiz Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim yaptığı ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih/10)<br />
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, seninle biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’dan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)<br />
(Sünnet’teki biat şekillerini, “Mürşid-i Kâmile İntisabın Şekli ve Gayesi” adlı esere genişçe Delil ve örnekler için oraya bakılmalıdır.)<br />
<br />
<br />
<br />
MÜRŞİDE İNTİSABIN ŞEKLİ <br />
Biat ve intisabın özü, kalbin teslimiyeti ve sağlam niyettir. Şekiller alamettir, gaye değildir. Ancak bunun zahiren bir usul ve adabı vardır. Bu konuda intisabın delili olan hadislerden çıkaracağımız usuller şunlardır: <br />
<br />
<br />
Rasulullah (A.S.), Allahu Tealâ’nın Rasulü ve halifesi olarak, erkek-kadın bütün insanların Peygamberi ve rehberi olduğu gibi, O’na vâris olan kâmil mürşidler, rabbanî alimler de bütün beşeriyetin irşad ve ıslahını hedef almalıdır. Mürşid-i kâmil hiçbir ayırım yapmadan herkese ve her kesime ilâhî daveti, iman, ihlas, takva ve güzel ahlâkı tebliğ etmekle memurdur.<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisab edecek erkeklerle elele tutarak veya sözlü bir şekilde bu intisabı gerçekleştirebilir. Kadınlar mürşid-i kâmile intisaplarını sözlü olarak, bir perde veya kapı arkasından yapmalıdırlar.. <br />
<br />
<br />
Kâmil mürşid, Rasullullah (A.S.) Efendimiz’in yaptığı gibi bir ucundan kendisi, diğer ucundan da tevbe ve intisap edecek kimselerin tutacağı şekilde bir bez veya sarık uzatarak tevbe ettirip, intisab yaptırabilir. Bu, özellikle tevbe ve intisap edeceklerin çok kalabalık veya vaktin çok dar olduğu zamanlarda yapılır. <br />
<br />
<br />
Ayrıca, mürşid-i kâmil, bir erkek veya kadını tevbe ve intisab yaptırma hususunda kendisine vekil olarak görevlendirebilir. Vekilin yapacağı, intisabı tarif etmek ve vekili bulunduğu zata irşad işinde yardımcı olmaktır. Hz. Rasulullah (A.S.)’ın Hz. Ömer’i ve Hz. Umeyme’yi (R.A.) görevlendirmesi gibi.<br />
Mahremi olmayan bir kadının elini, onu tehlikeden kurtarmak ve zaruri tedavi gibi dinen müsaade edilen bir mazeret yokken tutup musafaha etmek, hayır gibi gözüken bir iş için de olsa caiz değildir. Bu, Sünnet’e uygun olmadığı gibi, yapana hayır da getirmez..<br />
Allame Eşref Ali Tanevî (Rh.A.) bu konuda şu tesbitleri yapmıştır: “Bazı bilgisiz veya dikkatsiz kimseler, kadınlardan el ele biat alıyorlar. Bu kesinlikle caiz değildir. Yabancı kadının tenine zaruretsiz el dokundurmak günahtır. Hadiste, bu amelin batıl ve haram olduğu belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz (A.S.)’dan daha müttaki ve iffetli kim olabilir? Kadınlardan biat alma konusunda Peygamber Efendimiz’in bu kadar çok dikkat etmesine rağmen, hiçbir mürşidin kendisini baba veya melek gibi görerek, sorumsuz ve hayasız bir şekilde kadınlarla biat etmesi doğru değildir. Biatın anlamı söz vermektir. Bunun sözle olması yeterlidir.  <br />
<br />
<br />
Son devirlerde bazı mürşidler, bağlanmayı kuvvetlendirmek ve halkın kalbini teskin için, bir kumaş parçasının bir ucunu kendisi tutup, diğer ucunu intisap edecek kimseye uzatarak intisap yaptırmaktadırlar. Bunun hiç bir zararı yoktur. Ayrıca erkekler içinde zaruret halinde veya zaruret olmadan sözlü biat yeterli olabilir. Bunun da hiçbir sakıncası yoktur. Fakat elle biat yapmak, biatın en çok alışılan şeklidir ve erkekler için bu hususta hiçbir mani yoktur. Hatta elle yapılması, biatın zahirî ve batınî manasını içinde bulundurduğu için daha evlâdır. <br />
<br />
<br />
İNTİSABIN GEREKLERİ   <br />
<br />
<br />
İntisap eden kimseye lazım olan ilk şey ihlastır. İhlas, işini, ibadetini, hizmetini Allah’ın rızası için yapmaktır.<br />
İntisap kâmil mürşide yapılmalıdır. Bu mürşid, Hz. Peygamber (A.S.)’a kadar uzanan bir silsileye sahip bulunmalıdır. İrşad izni olmayan ve silsilesi bulunmayan kimseye yanaşmamalıdır.<br />
İntisap edilen kâmil mürşidi Allah için sevmek, bu yolda ona güvenmek, onun bu işte mahir olduğunu bilip kendisine itimat etmek, terbiye ve terakki için şarttır.<br />
İntisap, itaat ve samimiyet ister. Yolun gereklerini, mürşidin emir ve tavsiye ettiği vazifeleri gücünce yerine getirmeyen kimse, intisabında samimi değildir. İntisabı sahih ve sağlam hale getirmek için mürşitle aynı yolu, aynı ameli ve aynı hali bir derece paylaşmalıdır.<br />
İntisap ölene kadar samimiyetle korunmalıdır. Kâmil mürşidi Allah için seven ve elinden tutan kimse, bu sevgiyi ve beraberliği hayatın her döneminde, acı-tatlı hallerinde muhafaza etmelidir.<br />
<br />
İNTİSABIN MEYVELERİ<br />
Bir mürşide intisap eden kimseyi, mürşidi Allah’ın bir emaneti olarak görür; sever, terbiye halkasına alır. Sadık mürid, mürşidin manevi evladı olur, onun ailesinden sayılır. Bu sayede bütün silsilenin bereketine kavuşur, manevi mirasına konmuş olur, feyizlerinden nasiplenir.<br />
İnsan sevdiği ve tabi olduğu kimselerle haşrolur. Kıyamet günü Allahu Tealâ herkesi imamı ile birlikte huzuruna çağırır. Kâmil mürşide tabi olan kimse mürşidi ve onun bağlı olduğu veliler ordusuyla birlikte mahşere gelir. Veliler, kendilerine verilen şefaat yetkisini önce tanıdıklarına kullanırlar.<br />
İntisap eden kimse bir cemaatin içine katılmış olur. Bu cemaat dua, göz yaşı, zikir ve tavsiye ile Allah yolunda birbirlerini desteklerler. Şeytana karşı siper olurlar. Cemaat halinde yapılan hayırlı amellerin sevabına bütün cemaat ortaktır. Bir kâmil mürşidin duaları içinde anılmak, onun yapmış olduğu zikir, amel ve hizmetlerden bir hisse almak mürid için en büyük kazançtır. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[gece vazifelerimiz yapılmasında fayda vardır inşAllah]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12782</link>
			<pubDate>Sat, 15 Nov 2008 21:39:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12782</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;"><span style="font-weight: bold;">Günün her vaktinde bazı vazifelerle yükümlü bulunan müslümanın, akşamları da yapmasında büyük faydalar bulunan bazı alışkanlıkları vardır.<br />
<br />
<br />
Gece olduğunda:<br />
 <br />
"Elhamdülillahillezi messene ve messel mülkü lillahi la şerike leh <br />
<br />
(Bizi aksama ulaştıran ve bütün mülk O'nun sayesinde ve O'nun için aksama kavuşan, eşi, benzeri ve ortağı olmayan Allah'a hamd ederim)"<br />
 <br />
diyerek aksamı karşılar, Rab'bini hatırlar ve zikreder.<br />
<br />
Rab'binin huzuruna divan duracağı saat olan aksam namazı vaktini heyecanla ve aşkla bekler. <br />
<br />
Ve aksama kulluk görevini eda etmek sûretiyle girer.<br />
<br />
Aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuşlardır; "Aksam ve yatsı arasındaki vakit şeytanların sokaklara en çok dağıldığı, dolduğu zamandır. Bunun için bu vakitlerde çocuklarınızı dışarıya salmayınız." <br />
<br />
Müslüman bunu bildiği için -zaruret olmadıkça- çocuklarını dışarı salmamanın gereğine inanır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Bunun dışında müslümanın akşamları yapmasında fayda göreceği işlerin bazısını yine aleyhisselâm Efendimizin hadîslerinden öğrenelim:<br />
<br />
"Bir kimse aksamleyin "Radiytu billahi rabben ve bil İslâmi diynen ve bi Muhammedin sallallahu aleyi veselem Rasulen <br />
<br />
(Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı ve Rasul olarak Muhammed aleyhisselâmı seçtim ve buna razı oldum)" derse,<br />
 imanın hakikatine ermiş olur." <br />
<br />
Tabii ki bu sözleri kalpten inanarak ve dille de ikrar ederek söylemek şarttır.<br />
<br />
"Bir kimse aksam namazından sonra kimseyle konuşmadan 2 rekât (Evvabin Namazı!) kılarsa ve ilk rekâtta fatiha ile kâfirun sûrelerini ve ikinci rekâtte de fatiha ile ihlâs sûrelerini okursa, yılanın kabuğundan çıktığı gibi (özellikle küçük) günahlarından çıkar."<br />
<br />
<br />
"Bir kimse aksamla yatsı arasında 20 rekât namaz kılar ve her bir rekâtte fatiha ve ihlâs sûrelerini okursa, Allah celle celâlühü o namazı kılanın nefsinde (şahsında), ehlinde (eş ve çocuklarında), malında, dünyasında ve ahiretinde muhafızı (koruyucusu) olur."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
"Bir kişi, aksam namazından sonra 6 rekât (nafile) namaz kılsa, 12 senelik (nafile) ibadetine denk olur ve günahları deniz köpüğü kadar da olsa dahi af olunur."<br />
<br />
<br />
Evet kardeşlerim. Görüldüğü gibi Yüce Mevlâmız bizlerin günahlardan arınmamız ve temizlenerek İlahi Rahmetine kavuşmamız için sonsuz rahmetinin gereği bizlere nice imkânlar hazırlamıştır.<br />
 <br />
Sadece bunun için de olsa Rab'bimize ne kadar hamd ve şükür etsek yine de azdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Müslümanlar olarak bu nimetlerden güç ve imkânlarımız nisbetinde faydalanma yoluna gitmemiz, elbette ki şuurlu bir müslüman için ihmal edilmeyecek bir görevdir.<br />
<br />
<br />
Sevgili Peygamber aleyhisselâm Efendimizin "Ahirette herkes nedamet ve pişmanlık duyacaktır. Bundan kimse istisna olmaz. Pişmanlık duyulacak şey ise insanoğlunun Allah'ı zikirsiz geçirdiği vakitler olacaktır" <br />
<br />
sözlerini düşününce meselenin ehemmiyeti kendiliğinden ortaya çıkacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Öyleyse elimiz işte dahi olsa, kalbimizi zikirde tutma alışkanlığı kazanmaya çalışmakta pek çok faydalar vardır. <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
En büyük görev ve sorumluluğumuzun ise Hak nizamı için çalışmak, <br />
<br />
Hak nizamı hakim kılmak ve yaşatmaya çalışmak,<br />
 <br />
yaşama gayreti içinde olmak olduğunu da asla hatırımızdan çıkarmamak mecburiyetindeyiz.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;"><span style="font-weight: bold;">Günün her vaktinde bazı vazifelerle yükümlü bulunan müslümanın, akşamları da yapmasında büyük faydalar bulunan bazı alışkanlıkları vardır.<br />
<br />
<br />
Gece olduğunda:<br />
 <br />
"Elhamdülillahillezi messene ve messel mülkü lillahi la şerike leh <br />
<br />
(Bizi aksama ulaştıran ve bütün mülk O'nun sayesinde ve O'nun için aksama kavuşan, eşi, benzeri ve ortağı olmayan Allah'a hamd ederim)"<br />
 <br />
diyerek aksamı karşılar, Rab'bini hatırlar ve zikreder.<br />
<br />
Rab'binin huzuruna divan duracağı saat olan aksam namazı vaktini heyecanla ve aşkla bekler. <br />
<br />
Ve aksama kulluk görevini eda etmek sûretiyle girer.<br />
<br />
Aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuşlardır; "Aksam ve yatsı arasındaki vakit şeytanların sokaklara en çok dağıldığı, dolduğu zamandır. Bunun için bu vakitlerde çocuklarınızı dışarıya salmayınız." <br />
<br />
Müslüman bunu bildiği için -zaruret olmadıkça- çocuklarını dışarı salmamanın gereğine inanır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Bunun dışında müslümanın akşamları yapmasında fayda göreceği işlerin bazısını yine aleyhisselâm Efendimizin hadîslerinden öğrenelim:<br />
<br />
"Bir kimse aksamleyin "Radiytu billahi rabben ve bil İslâmi diynen ve bi Muhammedin sallallahu aleyi veselem Rasulen <br />
<br />
(Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı ve Rasul olarak Muhammed aleyhisselâmı seçtim ve buna razı oldum)" derse,<br />
 imanın hakikatine ermiş olur." <br />
<br />
Tabii ki bu sözleri kalpten inanarak ve dille de ikrar ederek söylemek şarttır.<br />
<br />
"Bir kimse aksam namazından sonra kimseyle konuşmadan 2 rekât (Evvabin Namazı!) kılarsa ve ilk rekâtta fatiha ile kâfirun sûrelerini ve ikinci rekâtte de fatiha ile ihlâs sûrelerini okursa, yılanın kabuğundan çıktığı gibi (özellikle küçük) günahlarından çıkar."<br />
<br />
<br />
"Bir kimse aksamla yatsı arasında 20 rekât namaz kılar ve her bir rekâtte fatiha ve ihlâs sûrelerini okursa, Allah celle celâlühü o namazı kılanın nefsinde (şahsında), ehlinde (eş ve çocuklarında), malında, dünyasında ve ahiretinde muhafızı (koruyucusu) olur."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
"Bir kişi, aksam namazından sonra 6 rekât (nafile) namaz kılsa, 12 senelik (nafile) ibadetine denk olur ve günahları deniz köpüğü kadar da olsa dahi af olunur."<br />
<br />
<br />
Evet kardeşlerim. Görüldüğü gibi Yüce Mevlâmız bizlerin günahlardan arınmamız ve temizlenerek İlahi Rahmetine kavuşmamız için sonsuz rahmetinin gereği bizlere nice imkânlar hazırlamıştır.<br />
 <br />
Sadece bunun için de olsa Rab'bimize ne kadar hamd ve şükür etsek yine de azdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Müslümanlar olarak bu nimetlerden güç ve imkânlarımız nisbetinde faydalanma yoluna gitmemiz, elbette ki şuurlu bir müslüman için ihmal edilmeyecek bir görevdir.<br />
<br />
<br />
Sevgili Peygamber aleyhisselâm Efendimizin "Ahirette herkes nedamet ve pişmanlık duyacaktır. Bundan kimse istisna olmaz. Pişmanlık duyulacak şey ise insanoğlunun Allah'ı zikirsiz geçirdiği vakitler olacaktır" <br />
<br />
sözlerini düşününce meselenin ehemmiyeti kendiliğinden ortaya çıkacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Öyleyse elimiz işte dahi olsa, kalbimizi zikirde tutma alışkanlığı kazanmaya çalışmakta pek çok faydalar vardır. <br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
En büyük görev ve sorumluluğumuzun ise Hak nizamı için çalışmak, <br />
<br />
Hak nizamı hakim kılmak ve yaşatmaya çalışmak,<br />
 <br />
yaşama gayreti içinde olmak olduğunu da asla hatırımızdan çıkarmamak mecburiyetindeyiz.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[dini resimler]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12781</link>
			<pubDate>Sat, 15 Nov 2008 21:30:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12781</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://img259.imageshack.us/img259/6172/rleglg123zv1.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg123zv1.gif&#93;" /><br />
<br />
<br />
<img src="http://img259.imageshack.us/img259/3751/rleglg179fn8.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg179fn8.gif&#93;" /><br />
<br />
<br />
<img src="http://img259.imageshack.us/img259/9629/rleglg189az6.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg189az6.gif&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://img259.imageshack.us/img259/6172/rleglg123zv1.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg123zv1.gif]" /><br />
<br />
<br />
<img src="http://img259.imageshack.us/img259/3751/rleglg179fn8.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg179fn8.gif]" /><br />
<br />
<br />
<img src="http://img259.imageshack.us/img259/9629/rleglg189az6.gif" border="0" alt="[Resim: rleglg189az6.gif]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[dini resimler]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12780</link>
			<pubDate>Fri, 14 Nov 2008 13:53:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12780</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://img361.imageshack.us/img361/1417/avatarr1ya5dd8.gif" border="0" alt="[Resim: avatarr1ya5dd8.gif&#93;" /><br />
<br />
<img src="http://img397.imageshack.us/img397/1209/11dy1bf5be3.gif" border="0" alt="[Resim: 11dy1bf5be3.gif&#93;" /><br />
<br />
<img src="http://img190.imageshack.us/img190/1053/565lo4mi.gif" border="0" alt="[Resim: 565lo4mi.gif&#93;" /><br />
<br />
<img src="http://img503.imageshack.us/img503/1430/jhkhjk0yz.gif" border="0" alt="[Resim: jhkhjk0yz.gif&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://img361.imageshack.us/img361/1417/avatarr1ya5dd8.gif" border="0" alt="[Resim: avatarr1ya5dd8.gif]" /><br />
<br />
<img src="http://img397.imageshack.us/img397/1209/11dy1bf5be3.gif" border="0" alt="[Resim: 11dy1bf5be3.gif]" /><br />
<br />
<img src="http://img190.imageshack.us/img190/1053/565lo4mi.gif" border="0" alt="[Resim: 565lo4mi.gif]" /><br />
<br />
<img src="http://img503.imageshack.us/img503/1430/jhkhjk0yz.gif" border="0" alt="[Resim: jhkhjk0yz.gif]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[veliye hürmetin ölçüsü]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12779</link>
			<pubDate>Fri, 14 Nov 2008 13:48:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12779</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">VELİYE HÜRMETİN ÖLÇÜSÜ</span><br />
<span style="color: #6B8E23;">Tasavvufun dışında kalan ve ona taassupla bakan bazıları, hürmetle ibadeti birbirine karıştırıyor. Öyle ki, bu kimseler müridin mürşidine gösterdiği edeb, hürmet, teslimiyet ve muhabbeti çok aşırı bularak, müridi ve mürşidi şirkle suçluyor. İşin tuhaf yanı, onların şirkle suçladıkları Allah dostları da, bir ömür boyu bütün şirk çeşitlerinden kurtulmak için uğraşıyor. Aslında veli, işin en başında şirk ve gösteriş gibi en tehlikeli suçlardan kurtuluyor, fakat ne yazık ki bazı kimselerin suçlamasından kurtulamıyor.<br />
Veli olmanın temeli marifete ermektir. Marifet, Yüce Rabbi ilâhlık sıfatlarıyla tanımak ve haklarını korumaktır. Kulun hakkı ile Rabbi’nin haklarını birbirine karıştıran kimse marifet sahibi olamaz. Velinin tek hedefi tevhittir. Gerçek tevhide ulaşmayan kimse veli olamaz. Veli olmayan nasıl mürşid olsun?<br />
Bizatihi ibadet edilmeye, yüceltilmeye, övülmeye ve sevilmeye sadece Cenab-ı Hak layıktır. O'na ibadet ve saygı için bir sebebin bulunması gerekmez. O cennet ve cehennemi yaratmasaydı bile, kula gereken, samimiyetle O'na kulluk etmek, bütün sevgisiyle O'nu sevmek ve yüceltmektir.<br />
HÜRMETİN ASIL SEBEBİ <br />
<br />
<br />
Peygamber ve veli de olsa hiç bir insan, kendisinden kaynaklanan bir sebeple başkalarının hürmet ve hizmetini hak etmiş değildir. Şeref ve izzetin tek kaynağı Allahu Tealâ’dır. Bütün izzet, şeref, kıymet, nimet ve ikram O'nun elindedir. O kulları içinden dilediğini seçip peygamber yapar. Onu mucize ve melekleri ile destekler. Kendisini temiz fıtrat, keskin anlayış, güzel ahlâk ile süsler, insanların önüne bir rehber olarak koyar ve "buna tabi olun!" emrini verir. İşte o andan itibaren Peygambere itaat Allah'a itaat olur. Ona isyan eden, karşısında Yüce Allah'ı bulur. Onu seveni Allah sever; üzenin hakkından da O gelir.<br />
<br />
Peygamberler Yüce Allah'ın en sevgili dostlarıdır. Hepsinin imamı Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz’dir. O, hürmetlerin en güzeline layıktır. Yapılabilecek her övgü onun için azdır, fakat ona secde etmek haramdır. Şerefli şahsını kul vasfından çıkarıp ilâhlık vasfında görmek sapıklıktır.<br />
<br />
Bir veli için de durum aynıdır. Velâyet halktan değil, Allah'tan gelir. Veli, Allah tarafından eti, kemiği, soyu, malı, milleti sayesinde değil; imanı, irfanı ve edebi ile sevilir. Allahu Tealâ sevdiği kullarını diğer kullarına da sevdirir. Bu sevgi ona karşı hürmet ve edebi gerektirir. Allahu Tealâ bir kulunu sevince, onu bütün meleklere, gökteki ve yerdeki varlıklara sevdirir; gönüllerde ona karşı bir hürmet hissi yerleştirir. Bu ilahî bir kanundur, değişmez. (Meryem/96) <br />
<br />
ALLAH C.C. UN HABİBİ S.A.V ŞU MÜJDEYİ VERİYOR<br />
Allahu Tealâ bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve ‘ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek; ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.<br />
<br />
Şüphesiz Allah, melekleri, bütün gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık, insanlara hayır öğreten alim ve salih kimseye salât, dua ve istiğfar ederler."<br />
<br />
Şimdi şu soruyu sormak gerekir: İmanı, edebi, irşadı ve hizmeti ile Allah'ın dostu olduğu gün gibi açık olan bir kâmil mürşide cümle alem hayran ve hürmet içinde iken, biz hangi mantıkla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilahi nur ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, karalamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir.<br />
Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah'ın sevdiklerini sever, O'nun dinine hizmet eder, ilahi emanetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: Kim Allah'ın şeâirini (varlığının delillerini ve dininin alâmetlerini) yüceltirse, bu kalbinin takvasındandır.(Hac, 32)<br />
Büyük müfessir Taberî (Rh.A.) ayetin şu manaya geldiğini belirtiyor: Mü'min kullarıma, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usulünce muamele etmek haktır, borçtur. (Taberî, Camiu'l-Beyan)<br />
<br />
Rasulullah (A.S.) Efendimiz uyarıyor: Allah adamlarını hafife alanın kendisi alçalır.(Tirmizî, Ahmed) Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir. (Ahmed, Hakim, Tirmizî)<br />
Bazıları, tevhidi koruma niyetiyle takvasıyla meşhur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek imanî bir tehlike içine ve ilâhî tehdit altına girmektedirler. <br />
<br />
Oysa tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salihleri ve irşadla meşgul kâmilleri, hiçbir zaman yahudi ve hıristiyanların alimleri gibi ilâhî sınırları ve edebi çiğnemediler ki tehlike arzetsinler. Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sadık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur'an ve Sünnet edebine göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Bu hürmeti putlara yapılan tazime, zalimlerin önünde baş eğmeye veya mevki sahiplerine yağ çekmeye benzetenler, belli ki ilâhî edeb ve hürmeti bilmiyor; hak ile batılı, nur ile ateşi birbirine karıştırıyorlar.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî alimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar.<br />
İmam Şa'rani (K.S.) der ki: Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük adapsızlığı basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allahu Teâlâ'ya karşı edebli olma haline yükselir. Çünkü mürşid mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir. (el-Envaru'l-Kudsiyye)<br />
Kâmil mürşid, alim, arif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevi bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb için boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir.<br />
<br />
ÖLÇÜSÜZ YÜCELTMENİN TEHLİKESİ<br />
Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu uyarısı pek çok tehlikenin önünü kesmektedir:<br />
Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Rasulüyüm. Vallahi, sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem." (Ahmed, İbnu Kesir)<br />
Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hal ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırmaları ispat etme imkanı da yoktur.<br />
Bir şeyhin, Allahu Teâlâ gibi herşeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikayelerle onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taatı, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden birşey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim:<br />
<br />
<br />
Rasulullah Efendimiz (A.S.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasulullah'ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah (A.S.):<br />
Niçin böyle yapıyorsunuz? diye sordu. Dediler ki:<br />
Bereketlenmek ve sevap kazanmak için! Bunun üzerine Efendimiz:<br />
Kim Allah ve Rasulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin." buyurdu. (Heysemî, Kurtubî)<br />
<br />
Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmelerle değil; kalpteki samimiyet, haldeki istikamet, ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.<br />
<br />
KERAMETİ İNKAR ETMEK !!! <br />
Meşhur Peçevi tarihinde anlatıldığına göre, Kanuni zamanında Arap-zade isimli bir alim vardı. Bu alim zahiri ilmi oldukça kuvvetli olduğu halde ilmi batından habersiz olduğu gibi keramete bile iznanmazdı. İşte bu alim Kanuni'nin Baş Veziri Rüstem Paşa'ya tesir ederek kendisini Mısır Baş Müderrisliğine tayinini gerçekleştirdi. Diğer taraftan zamanın alimleri Padişaha başvurarak Arap-zade nin akaid kitaplarında yazılı olduğunu bildiği halde keramete inanmadığını, bu haliyle de bir medreseye Baş Müderris olarak tayin edilmesinin tehlikeli olduğunu anlattılar.<br />
<br />
Ama Kanuni, Mısır Ulemasının ileri geri konuşmasına mahal vermemek için Arap-zade nin Mısır Baş Müderrisliğine tayinini tasdik eder. Fakat onu Mısır' gönderirken de şöyle dua eder: <br />
Allah'tan dilerim ki, Arap-zade Mısır'a ulaşamasın da bizi din büyüklerinin ithamından mahfuz kılsın. <br />
<br />
Rüstem Paşa'nın ısrarı ile Mısır'a ta'yinini yaptıran Arap-zade, yanında bir çok yardımcıları da olduğu halde gemiye binerek Mısır'ın yolunu tutar. <br />
<br />
Kaptan köşkünün yanında Arap-zade'ye bir makam tahsis edilmiştir. Arap-zade oradan yeri geldikçe halka va'z-ü nasihat da etmektedir. <br />
<br />
Yoluna devam eden vapur Girit adasına varır. Yolculara Girit'te bir müddet kalınacağı duyurularak zaruri ihtiyaçlarını temin edebilecekleri söylenir. Vapurun yolcuları daha evvel ismini duydukları Giritli veli bir zatı ziyaret edip, hiç olmazsa hayır duasını almak için gemiden çıkarlar. Yolcuların bu veli zatı ziyarete gittiklerini anlayan Arap-zade, yanında bulunan hizmetçilerden birinin eline bir altın verir ve şöyle der: <br />
<br />
Git bunu o dedikleri zata ver, bizim için dua etsinde Mısır'a sağ salim varalım. <br />
Hizmetçi parayı alır ve velinin yanına diğer yolcularla varır. Velinin huzurunda kimsenin kalmaması için herkesin çıkmasını bekler. Herkes çıktıktan sonra da Arap-zade'nin verdiği altını minderin bir kenarına bırakarak, Baş müderris tayin edilen Arap-zade'nin Mısır'a sağ salim varabilmek için duada bulunmasını istediğini söyler. <br />
Elinin tersiyle parayı geri iten veli zat: <br />
Arap-zade'nin ruhuna fatiha!... der. <br />
<br />
Neye uğradığını anlamayan hizmetçi vapura döndüğü zaman durumu Arap-zade'ye aynen nakleder. Bu duruma bıyık altından gülen Arap-zade: <br />
Veli dediğin böyle olur işte, görüyormusunuz, gönderdiğim parayı az gördü de ruhumuza fatiha okuyor, der. <br />
<br />
Gemi yoluna devam eder. Biraz sonra Arap-zade halka Nuh tufanından bahsetmeye başlar. Hikmeti ilahi , o anda Arap-zade nin anlattığı gibi gök yüzünü bir bulut kaplar. Her taraf karanlık içinde kalır ve sağanak halinde bir yağmur gökten boşalırcasına yağmaya başlar. Gemidekiler hayatlarından ümitlerini kesmişler gemi ha battı ha batacak korkusuyla bir birlerine sarılırlar. O şiddetli fırtına ve karanlık hava bir müddet sonra açılır. Bir de bakarlar ki, Müderris olarak Mısır'a tayin edilen ve kendilerine vaz eden alimin oturduğu yeri ve kendisi kayıplara karışmış... <br />
<br />
Herkes hayretler içinde gemiden başka bir kimsenin kayıp olup olmadığını araştırır. Fakat gemidekilerden Arap-zade'den başka kimseye bir şey olmamıştır. Orada bulunanlardan Arap-zade'nin keramete inanmadığını bilenler meseleyi hemen farkedip Girit'teki velinin niçin "Arap-zade'nin ruhuna fatiha dediğini anlarlar. <br />
HİMMET<br />
Üzerinde çokça tartisilan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yasanti sahiplerinin sıkça kullandigi himmet nedir? Niçin tartisma konusu yapiliyor, neresi yanlis anlasiliyor? Himmet kavramini kullananlar niçin ve nasil kullaniyor? <br />
Himmet, kelime manasiyla kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir seyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kiymetli, serefli ve güzel seylere yönelmek manasini tasiyor. <br />
<br />
<br />
Kelime manasiyla düsündügümüzde, her in-sanin azmettigi ve gayretini yönelttigi bir hedefi mevcut. Insanlarin kimi sadece karnina, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kiymeti de yöneldigi seye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnizca dünya olanin Allah katinda hiçbir kiymeti olmaz. Hedefi Allah rizasi olanin ise, kiymeti kelimelerle ölçülemez. <br />
<br />
Bugün günlük hayatimizda himmet deyince akla yardim ve destek geliyor. ‘Falanin himmetiyle müskilim çözüldü’ derken, bana sagladigi destekle sikintidan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlik, birbirine muhtaç bir halde yaratilmistir. Zayiflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmis; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulastirmakla görevlendirilmistir. <br />
VELİLERİN HİMMETİ <br />
<br />
<br />
Çokça tartisilan velilerin ve kâmil mürsidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürsidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duasi da denir. <br />
<br />
<br />
Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor. Çünkü bu himmet ve yardim farkli boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri disinda tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduguna inanmak ve olayi anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklilar. Biz de meseleyi isin ehline ve onu tecrübe edenlere soracagiz. Bu konudaki delilleri ortaya koyacagiz. Yanlis anlama ve uygulamalari tesbit edecegiz. <br />
<br />
<br />
Tasavvuf erbabina göre himmet; kulun kendisini veya baskasini bir hayra ulastirmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani) <br />
<br />
<br />
Himmet, ilahi nurla temizlenmis ve takva ile yücelmis ruhlarin Allah’in izniyle muhtaç kullara yardim etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bagli degildir, mekan ile sinirlanmazlar. Maddi sartlar en-gel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmis ilahi bir nurdur. O nur ile yol alir, hak yolcularini terbiye ve takviye ederler. <br />
<br />
<br />
Himmet, Allah’in bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulastirmakla görevli Allah’in dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara Cündullah (Allah’in askerleri)” denir. Sayilarini, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden olusur. Cenab-i Hak, onlar vasitasiyla dilediklerine yardim edip, müsküllerini çözer. Aslinda kuluna destek veren ve müskülünü çözen Allah’tir. Peygamber olsun, veli olsun, diger varliklar vasitadan baska bir sey degildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz söyle ifade buyuruyor: Asil veren Allah’tir, ben ise verileni taksim edip yerine ulastirmakla görevliyim. (Buhari, Müslim) <br />
<br />
<br />
İLAHİ İKAM<br />
Müttakilere Allah tarafindan verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’in sevdiklerine ikrami, ilahi askin meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptigi bu ikrami meshur bir kudsi hadiste söyle bildiriyor: <br />
<br />
<br />
Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklasan kulumu sevdigim zaman, onun gören gözü, isiten kulagi, tutan eli, yürüyen ayagi olurum. O benimle görür, benimle isitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana siginirsa onu himaye ederim. Benden bir sey isterse kendisine veririm.(Buhari, Ibnu Mace, Ahmed) <br />
<br />
<br />
Iste velilerin ulastigi bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarina verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta oldugunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim: <br />
<br />
<br />
Insan büyük bir baglilik ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’in, onun gözü ve kulagi olurum buyurdugu bir makama yükselir. Allah’in celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini isittigi gibi uzagi da isitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördügü gibi uzagi da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakindakine, uzaktakine, her seye gücü yeter. (Mefatihu’l-Gayb) <br />
<br />
<br />
Iste kâmil bir veli, darda kalip kendisinden yardim isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardimci olmaktadir. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmis kamil bir veli, Allah’in izni ve dilemesiyle dünyanin her yanini görebilir, her sesi isitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nin diledigi kullari için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verecegini Cenab-i Hak tayin eder. <br />
<br />
HİMMET SAMİMİYET VE EDEBE BAĞLIDIR <br />
Allah’in rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteginde samimi olmayan gafil kalbin duasini isitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediginde samimi, sabirli ve azimli olan kimsenin ise eli bos dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), Insan-i Kamil kitabinda, bütün basarinin himmetteki samimiyete bagli oldugunu belirtiyor ve ekliyor: <br />
<br />
<br />
Isteginde samimi olan kimsenin iki alameti vardir: Yöneldigi ve istedigi seyin olacagina kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen seylerin geregini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasinda yalanci olan biridir. Böyle bir kimse aradigini bulamaz, sevdigine kavusamaz. Onun hali, elinde kalemi, kagidi olmayan, okuma ve yazmasini da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasina benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasil yazacak? O, bu sekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?” <br />
<br />
<br />
HİMMET KADERLE SINIRLIDIR <br />
<br />
<br />
Rasulüm de ki: Ben, Allah’in dilediginden baska kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip degilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her seyin Yüce Allah’in takdirinde oldugunu belirtiyor. Büyük arif Ibnu Atâ (K.S.) Hikem adli eserinde der ki: Himmetler ne kadar büyük ve hizli olursa olsun kader sinirlarini geçemez.” <br />
<br />
<br />
Kâmil mürsid, müridin istegine degil, Allahu Tealâ’nin onun hakkindaki takdirine bakar. Bir çesit kader vardir ki onun gerçeklesmesi Allah tarafindan kesin hükme baglanmistir. Bu hükmü verilen seyin gerçeklesmesi kaçinilmazdir ve onu dua ve himmet degistiremez. Bir çesit kader de vardir ki, onun gerçeklesmesi bazi sebeplere baglidir. Iste dua, himmet ve sadaka bu kisimda fayda verir. <br />
<br />
<br />
Hal böyle olunca, bazilarinin: “benim mürsidim gavstir, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakista kâfiri mümin, fasigi muttaki eder, tek basina bir orduyu yener!” demesi dogru degildir. Bunlar Allahu Tealâ’nin kudretinde olan seylerdir ve zaten Allah dostlari, hep ilahi murada uygun seyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bagdadî (K.S.), kendisinden neslinin devami için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Pasa’ya su cevabi gönderir: <br />
<br />
<br />
Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen seyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere baglanan bir kader) oldugu anlasilmadan himmet kullanilmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), degil veliler, peygamberlerin himmeti bile degistiremez. Onun sonucuna riza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Sunu belirtelim ki, velileri inkardan sakinmak vacip oldugu gibi; onlar hakkinda, imani bozacak kabullenislerden sakinmak da vaciptir. Bu asiri ve tehlikeli inanislar, daha çok velilere güzel zan ve asiri muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayin ki, seytan hile ve düzen sahibidir; insani helake *****ürecek her yolu dener. (Mektubat-i Mevlâna Halid, 7. Mektup) Himmet nefse Degil Hikmete Uygun  Olur. <br />
<br />
<br />
Arifler Allahu Tealâ’nin hikmetine asıktır. Islerin görünen tarafina degil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklastiracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklasmasi, nefsinin terbiyesine baglidir. Bu terbiye bazen sihhat ile, bazen de hastalik ile gerçeklesir. Bazi kalb hastaliklarinin tedavisi fakirlik, yalnizlik ve çaresizlik ile olur. Kalp katiligi ve gafletin giderilmesi için bazen aci tecrübeler gerekir. Mürid bunlari bilmez ve bir sikintiya düsünce, kurtulmak için mürsidinden himmet ve dua ister. Mürsid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sikintinin müridin derdine ilaç oldugunu görür ve onu Allah’a yaklastirdigini bilir; kisaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen bitecegini düsünür. Halbuki mürsid-i kâmil, Allahu Tealâ-’dan o sikintinin devamini istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilaci o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacini içirmemek dostluk degil, ihanet olur. <br />
<br />
<br />
ÖNCE HİZMET SONRA HİMMET <br />
<br />
<br />
Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürsid: “önce hizmet evladim!” der. Arifler demislerdir ki: Mürsidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasinda güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayi temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, pesinden de gerekli sulamayi yapmaktir. Bundan sonrasi elini açip hayirlisini istemek zamanidir. Bunlari yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolassa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasinda ekin degil, ancak diken biter</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">VELİYE HÜRMETİN ÖLÇÜSÜ</span><br />
<span style="color: #6B8E23;">Tasavvufun dışında kalan ve ona taassupla bakan bazıları, hürmetle ibadeti birbirine karıştırıyor. Öyle ki, bu kimseler müridin mürşidine gösterdiği edeb, hürmet, teslimiyet ve muhabbeti çok aşırı bularak, müridi ve mürşidi şirkle suçluyor. İşin tuhaf yanı, onların şirkle suçladıkları Allah dostları da, bir ömür boyu bütün şirk çeşitlerinden kurtulmak için uğraşıyor. Aslında veli, işin en başında şirk ve gösteriş gibi en tehlikeli suçlardan kurtuluyor, fakat ne yazık ki bazı kimselerin suçlamasından kurtulamıyor.<br />
Veli olmanın temeli marifete ermektir. Marifet, Yüce Rabbi ilâhlık sıfatlarıyla tanımak ve haklarını korumaktır. Kulun hakkı ile Rabbi’nin haklarını birbirine karıştıran kimse marifet sahibi olamaz. Velinin tek hedefi tevhittir. Gerçek tevhide ulaşmayan kimse veli olamaz. Veli olmayan nasıl mürşid olsun?<br />
Bizatihi ibadet edilmeye, yüceltilmeye, övülmeye ve sevilmeye sadece Cenab-ı Hak layıktır. O'na ibadet ve saygı için bir sebebin bulunması gerekmez. O cennet ve cehennemi yaratmasaydı bile, kula gereken, samimiyetle O'na kulluk etmek, bütün sevgisiyle O'nu sevmek ve yüceltmektir.<br />
HÜRMETİN ASIL SEBEBİ <br />
<br />
<br />
Peygamber ve veli de olsa hiç bir insan, kendisinden kaynaklanan bir sebeple başkalarının hürmet ve hizmetini hak etmiş değildir. Şeref ve izzetin tek kaynağı Allahu Tealâ’dır. Bütün izzet, şeref, kıymet, nimet ve ikram O'nun elindedir. O kulları içinden dilediğini seçip peygamber yapar. Onu mucize ve melekleri ile destekler. Kendisini temiz fıtrat, keskin anlayış, güzel ahlâk ile süsler, insanların önüne bir rehber olarak koyar ve "buna tabi olun!" emrini verir. İşte o andan itibaren Peygambere itaat Allah'a itaat olur. Ona isyan eden, karşısında Yüce Allah'ı bulur. Onu seveni Allah sever; üzenin hakkından da O gelir.<br />
<br />
Peygamberler Yüce Allah'ın en sevgili dostlarıdır. Hepsinin imamı Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz’dir. O, hürmetlerin en güzeline layıktır. Yapılabilecek her övgü onun için azdır, fakat ona secde etmek haramdır. Şerefli şahsını kul vasfından çıkarıp ilâhlık vasfında görmek sapıklıktır.<br />
<br />
Bir veli için de durum aynıdır. Velâyet halktan değil, Allah'tan gelir. Veli, Allah tarafından eti, kemiği, soyu, malı, milleti sayesinde değil; imanı, irfanı ve edebi ile sevilir. Allahu Tealâ sevdiği kullarını diğer kullarına da sevdirir. Bu sevgi ona karşı hürmet ve edebi gerektirir. Allahu Tealâ bir kulunu sevince, onu bütün meleklere, gökteki ve yerdeki varlıklara sevdirir; gönüllerde ona karşı bir hürmet hissi yerleştirir. Bu ilahî bir kanundur, değişmez. (Meryem/96) <br />
<br />
ALLAH C.C. UN HABİBİ S.A.V ŞU MÜJDEYİ VERİYOR<br />
Allahu Tealâ bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve ‘ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek; ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.<br />
<br />
Şüphesiz Allah, melekleri, bütün gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık, insanlara hayır öğreten alim ve salih kimseye salât, dua ve istiğfar ederler."<br />
<br />
Şimdi şu soruyu sormak gerekir: İmanı, edebi, irşadı ve hizmeti ile Allah'ın dostu olduğu gün gibi açık olan bir kâmil mürşide cümle alem hayran ve hürmet içinde iken, biz hangi mantıkla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilahi nur ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, karalamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir.<br />
Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah'ın sevdiklerini sever, O'nun dinine hizmet eder, ilahi emanetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: Kim Allah'ın şeâirini (varlığının delillerini ve dininin alâmetlerini) yüceltirse, bu kalbinin takvasındandır.(Hac, 32)<br />
Büyük müfessir Taberî (Rh.A.) ayetin şu manaya geldiğini belirtiyor: Mü'min kullarıma, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usulünce muamele etmek haktır, borçtur. (Taberî, Camiu'l-Beyan)<br />
<br />
Rasulullah (A.S.) Efendimiz uyarıyor: Allah adamlarını hafife alanın kendisi alçalır.(Tirmizî, Ahmed) Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir. (Ahmed, Hakim, Tirmizî)<br />
Bazıları, tevhidi koruma niyetiyle takvasıyla meşhur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek imanî bir tehlike içine ve ilâhî tehdit altına girmektedirler. <br />
<br />
Oysa tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salihleri ve irşadla meşgul kâmilleri, hiçbir zaman yahudi ve hıristiyanların alimleri gibi ilâhî sınırları ve edebi çiğnemediler ki tehlike arzetsinler. Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sadık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur'an ve Sünnet edebine göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Bu hürmeti putlara yapılan tazime, zalimlerin önünde baş eğmeye veya mevki sahiplerine yağ çekmeye benzetenler, belli ki ilâhî edeb ve hürmeti bilmiyor; hak ile batılı, nur ile ateşi birbirine karıştırıyorlar.<br />
<br />
Bilinmelidir ki, kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî alimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar.<br />
İmam Şa'rani (K.S.) der ki: Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük adapsızlığı basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allahu Teâlâ'ya karşı edebli olma haline yükselir. Çünkü mürşid mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir. (el-Envaru'l-Kudsiyye)<br />
Kâmil mürşid, alim, arif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevi bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb için boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir.<br />
<br />
ÖLÇÜSÜZ YÜCELTMENİN TEHLİKESİ<br />
Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu uyarısı pek çok tehlikenin önünü kesmektedir:<br />
Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Rasulüyüm. Vallahi, sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem." (Ahmed, İbnu Kesir)<br />
Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hal ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırmaları ispat etme imkanı da yoktur.<br />
Bir şeyhin, Allahu Teâlâ gibi herşeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikayelerle onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taatı, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden birşey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim:<br />
<br />
<br />
Rasulullah Efendimiz (A.S.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasulullah'ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah (A.S.):<br />
Niçin böyle yapıyorsunuz? diye sordu. Dediler ki:<br />
Bereketlenmek ve sevap kazanmak için! Bunun üzerine Efendimiz:<br />
Kim Allah ve Rasulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin." buyurdu. (Heysemî, Kurtubî)<br />
<br />
Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmelerle değil; kalpteki samimiyet, haldeki istikamet, ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.<br />
<br />
KERAMETİ İNKAR ETMEK !!! <br />
Meşhur Peçevi tarihinde anlatıldığına göre, Kanuni zamanında Arap-zade isimli bir alim vardı. Bu alim zahiri ilmi oldukça kuvvetli olduğu halde ilmi batından habersiz olduğu gibi keramete bile iznanmazdı. İşte bu alim Kanuni'nin Baş Veziri Rüstem Paşa'ya tesir ederek kendisini Mısır Baş Müderrisliğine tayinini gerçekleştirdi. Diğer taraftan zamanın alimleri Padişaha başvurarak Arap-zade nin akaid kitaplarında yazılı olduğunu bildiği halde keramete inanmadığını, bu haliyle de bir medreseye Baş Müderris olarak tayin edilmesinin tehlikeli olduğunu anlattılar.<br />
<br />
Ama Kanuni, Mısır Ulemasının ileri geri konuşmasına mahal vermemek için Arap-zade nin Mısır Baş Müderrisliğine tayinini tasdik eder. Fakat onu Mısır' gönderirken de şöyle dua eder: <br />
Allah'tan dilerim ki, Arap-zade Mısır'a ulaşamasın da bizi din büyüklerinin ithamından mahfuz kılsın. <br />
<br />
Rüstem Paşa'nın ısrarı ile Mısır'a ta'yinini yaptıran Arap-zade, yanında bir çok yardımcıları da olduğu halde gemiye binerek Mısır'ın yolunu tutar. <br />
<br />
Kaptan köşkünün yanında Arap-zade'ye bir makam tahsis edilmiştir. Arap-zade oradan yeri geldikçe halka va'z-ü nasihat da etmektedir. <br />
<br />
Yoluna devam eden vapur Girit adasına varır. Yolculara Girit'te bir müddet kalınacağı duyurularak zaruri ihtiyaçlarını temin edebilecekleri söylenir. Vapurun yolcuları daha evvel ismini duydukları Giritli veli bir zatı ziyaret edip, hiç olmazsa hayır duasını almak için gemiden çıkarlar. Yolcuların bu veli zatı ziyarete gittiklerini anlayan Arap-zade, yanında bulunan hizmetçilerden birinin eline bir altın verir ve şöyle der: <br />
<br />
Git bunu o dedikleri zata ver, bizim için dua etsinde Mısır'a sağ salim varalım. <br />
Hizmetçi parayı alır ve velinin yanına diğer yolcularla varır. Velinin huzurunda kimsenin kalmaması için herkesin çıkmasını bekler. Herkes çıktıktan sonra da Arap-zade'nin verdiği altını minderin bir kenarına bırakarak, Baş müderris tayin edilen Arap-zade'nin Mısır'a sağ salim varabilmek için duada bulunmasını istediğini söyler. <br />
Elinin tersiyle parayı geri iten veli zat: <br />
Arap-zade'nin ruhuna fatiha!... der. <br />
<br />
Neye uğradığını anlamayan hizmetçi vapura döndüğü zaman durumu Arap-zade'ye aynen nakleder. Bu duruma bıyık altından gülen Arap-zade: <br />
Veli dediğin böyle olur işte, görüyormusunuz, gönderdiğim parayı az gördü de ruhumuza fatiha okuyor, der. <br />
<br />
Gemi yoluna devam eder. Biraz sonra Arap-zade halka Nuh tufanından bahsetmeye başlar. Hikmeti ilahi , o anda Arap-zade nin anlattığı gibi gök yüzünü bir bulut kaplar. Her taraf karanlık içinde kalır ve sağanak halinde bir yağmur gökten boşalırcasına yağmaya başlar. Gemidekiler hayatlarından ümitlerini kesmişler gemi ha battı ha batacak korkusuyla bir birlerine sarılırlar. O şiddetli fırtına ve karanlık hava bir müddet sonra açılır. Bir de bakarlar ki, Müderris olarak Mısır'a tayin edilen ve kendilerine vaz eden alimin oturduğu yeri ve kendisi kayıplara karışmış... <br />
<br />
Herkes hayretler içinde gemiden başka bir kimsenin kayıp olup olmadığını araştırır. Fakat gemidekilerden Arap-zade'den başka kimseye bir şey olmamıştır. Orada bulunanlardan Arap-zade'nin keramete inanmadığını bilenler meseleyi hemen farkedip Girit'teki velinin niçin "Arap-zade'nin ruhuna fatiha dediğini anlarlar. <br />
HİMMET<br />
Üzerinde çokça tartisilan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yasanti sahiplerinin sıkça kullandigi himmet nedir? Niçin tartisma konusu yapiliyor, neresi yanlis anlasiliyor? Himmet kavramini kullananlar niçin ve nasil kullaniyor? <br />
Himmet, kelime manasiyla kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir seyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kiymetli, serefli ve güzel seylere yönelmek manasini tasiyor. <br />
<br />
<br />
Kelime manasiyla düsündügümüzde, her in-sanin azmettigi ve gayretini yönelttigi bir hedefi mevcut. Insanlarin kimi sadece karnina, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kiymeti de yöneldigi seye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnizca dünya olanin Allah katinda hiçbir kiymeti olmaz. Hedefi Allah rizasi olanin ise, kiymeti kelimelerle ölçülemez. <br />
<br />
Bugün günlük hayatimizda himmet deyince akla yardim ve destek geliyor. ‘Falanin himmetiyle müskilim çözüldü’ derken, bana sagladigi destekle sikintidan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlik, birbirine muhtaç bir halde yaratilmistir. Zayiflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmis; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulastirmakla görevlendirilmistir. <br />
VELİLERİN HİMMETİ <br />
<br />
<br />
Çokça tartisilan velilerin ve kâmil mürsidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürsidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duasi da denir. <br />
<br />
<br />
Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor. Çünkü bu himmet ve yardim farkli boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri disinda tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduguna inanmak ve olayi anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklilar. Biz de meseleyi isin ehline ve onu tecrübe edenlere soracagiz. Bu konudaki delilleri ortaya koyacagiz. Yanlis anlama ve uygulamalari tesbit edecegiz. <br />
<br />
<br />
Tasavvuf erbabina göre himmet; kulun kendisini veya baskasini bir hayra ulastirmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani) <br />
<br />
<br />
Himmet, ilahi nurla temizlenmis ve takva ile yücelmis ruhlarin Allah’in izniyle muhtaç kullara yardim etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bagli degildir, mekan ile sinirlanmazlar. Maddi sartlar en-gel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmis ilahi bir nurdur. O nur ile yol alir, hak yolcularini terbiye ve takviye ederler. <br />
<br />
<br />
Himmet, Allah’in bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulastirmakla görevli Allah’in dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara Cündullah (Allah’in askerleri)” denir. Sayilarini, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden olusur. Cenab-i Hak, onlar vasitasiyla dilediklerine yardim edip, müsküllerini çözer. Aslinda kuluna destek veren ve müskülünü çözen Allah’tir. Peygamber olsun, veli olsun, diger varliklar vasitadan baska bir sey degildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz söyle ifade buyuruyor: Asil veren Allah’tir, ben ise verileni taksim edip yerine ulastirmakla görevliyim. (Buhari, Müslim) <br />
<br />
<br />
İLAHİ İKAM<br />
Müttakilere Allah tarafindan verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’in sevdiklerine ikrami, ilahi askin meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptigi bu ikrami meshur bir kudsi hadiste söyle bildiriyor: <br />
<br />
<br />
Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklasan kulumu sevdigim zaman, onun gören gözü, isiten kulagi, tutan eli, yürüyen ayagi olurum. O benimle görür, benimle isitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana siginirsa onu himaye ederim. Benden bir sey isterse kendisine veririm.(Buhari, Ibnu Mace, Ahmed) <br />
<br />
<br />
Iste velilerin ulastigi bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarina verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta oldugunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim: <br />
<br />
<br />
Insan büyük bir baglilik ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’in, onun gözü ve kulagi olurum buyurdugu bir makama yükselir. Allah’in celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini isittigi gibi uzagi da isitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördügü gibi uzagi da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakindakine, uzaktakine, her seye gücü yeter. (Mefatihu’l-Gayb) <br />
<br />
<br />
Iste kâmil bir veli, darda kalip kendisinden yardim isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardimci olmaktadir. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmis kamil bir veli, Allah’in izni ve dilemesiyle dünyanin her yanini görebilir, her sesi isitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nin diledigi kullari için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verecegini Cenab-i Hak tayin eder. <br />
<br />
HİMMET SAMİMİYET VE EDEBE BAĞLIDIR <br />
Allah’in rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteginde samimi olmayan gafil kalbin duasini isitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediginde samimi, sabirli ve azimli olan kimsenin ise eli bos dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), Insan-i Kamil kitabinda, bütün basarinin himmetteki samimiyete bagli oldugunu belirtiyor ve ekliyor: <br />
<br />
<br />
Isteginde samimi olan kimsenin iki alameti vardir: Yöneldigi ve istedigi seyin olacagina kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen seylerin geregini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasinda yalanci olan biridir. Böyle bir kimse aradigini bulamaz, sevdigine kavusamaz. Onun hali, elinde kalemi, kagidi olmayan, okuma ve yazmasini da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasina benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasil yazacak? O, bu sekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?” <br />
<br />
<br />
HİMMET KADERLE SINIRLIDIR <br />
<br />
<br />
Rasulüm de ki: Ben, Allah’in dilediginden baska kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip degilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her seyin Yüce Allah’in takdirinde oldugunu belirtiyor. Büyük arif Ibnu Atâ (K.S.) Hikem adli eserinde der ki: Himmetler ne kadar büyük ve hizli olursa olsun kader sinirlarini geçemez.” <br />
<br />
<br />
Kâmil mürsid, müridin istegine degil, Allahu Tealâ’nin onun hakkindaki takdirine bakar. Bir çesit kader vardir ki onun gerçeklesmesi Allah tarafindan kesin hükme baglanmistir. Bu hükmü verilen seyin gerçeklesmesi kaçinilmazdir ve onu dua ve himmet degistiremez. Bir çesit kader de vardir ki, onun gerçeklesmesi bazi sebeplere baglidir. Iste dua, himmet ve sadaka bu kisimda fayda verir. <br />
<br />
<br />
Hal böyle olunca, bazilarinin: “benim mürsidim gavstir, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakista kâfiri mümin, fasigi muttaki eder, tek basina bir orduyu yener!” demesi dogru degildir. Bunlar Allahu Tealâ’nin kudretinde olan seylerdir ve zaten Allah dostlari, hep ilahi murada uygun seyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bagdadî (K.S.), kendisinden neslinin devami için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Pasa’ya su cevabi gönderir: <br />
<br />
<br />
Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen seyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere baglanan bir kader) oldugu anlasilmadan himmet kullanilmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), degil veliler, peygamberlerin himmeti bile degistiremez. Onun sonucuna riza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Sunu belirtelim ki, velileri inkardan sakinmak vacip oldugu gibi; onlar hakkinda, imani bozacak kabullenislerden sakinmak da vaciptir. Bu asiri ve tehlikeli inanislar, daha çok velilere güzel zan ve asiri muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayin ki, seytan hile ve düzen sahibidir; insani helake *****ürecek her yolu dener. (Mektubat-i Mevlâna Halid, 7. Mektup) Himmet nefse Degil Hikmete Uygun  Olur. <br />
<br />
<br />
Arifler Allahu Tealâ’nin hikmetine asıktır. Islerin görünen tarafina degil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklastiracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklasmasi, nefsinin terbiyesine baglidir. Bu terbiye bazen sihhat ile, bazen de hastalik ile gerçeklesir. Bazi kalb hastaliklarinin tedavisi fakirlik, yalnizlik ve çaresizlik ile olur. Kalp katiligi ve gafletin giderilmesi için bazen aci tecrübeler gerekir. Mürid bunlari bilmez ve bir sikintiya düsünce, kurtulmak için mürsidinden himmet ve dua ister. Mürsid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sikintinin müridin derdine ilaç oldugunu görür ve onu Allah’a yaklastirdigini bilir; kisaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen bitecegini düsünür. Halbuki mürsid-i kâmil, Allahu Tealâ-’dan o sikintinin devamini istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilaci o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacini içirmemek dostluk degil, ihanet olur. <br />
<br />
<br />
ÖNCE HİZMET SONRA HİMMET <br />
<br />
<br />
Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürsid: “önce hizmet evladim!” der. Arifler demislerdir ki: Mürsidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasinda güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayi temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, pesinden de gerekli sulamayi yapmaktir. Bundan sonrasi elini açip hayirlisini istemek zamanidir. Bunlari yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolassa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasinda ekin degil, ancak diken biter</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İMANA KEFİL OLMANIN GERCEK ANLAMI]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12778</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2008 12:02:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12778</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">İMANA KEFİL OLMANIN GERCEK ANLAMI </span></span><br />
<br />
<span style="color: #006400;">İşte bir mürşidin müridine diyeceği de aynen budur. Önce iman, itaat, hizmet. Sonra istiğfar, peşinden dua ve ümit. Bundan sonrası Alemlerin Rabbi’nin hüküm ve rahmetine kalmıştır. O dilerse kulunu rahmetiyle kuşatır, ölüm halinde onu melekleriyle destekler, güzel ruhlarla şenlendirir; şeytanın hilelerinden kurtarır, hesabını kolaylaştırır.  <br />
<br />
<br />
Bir mürid, mürşidine: Benim imanıma kefil olur musunuz? diye sorunca, mürşid şu cevabı vermiştir: Eğer sen ölene kadar Allah ve Rasulü’nün yolunda gidersen ve bizim tavsiyelerimize uyarsan, senin imanla öleceğine kefil olurum! <br />
<br />
<br />
İşte herkese vaad edilen iman emniyeti budur. Mürşidin kefil olması da böyledir. Mürşid-i kâmilin elinden tutup hak yolunda yürüyen insan, aslında bir cemaat desteğinde imanını ve edebini korumaya çalışıyor. Çünkü, kendisiyle aynı hedefi paylaşan müminlerin en mühim işi, iyilik ve takva yoluyla birbirlerine yardımcı olmaktır. Ölüm anına kadar bu niyetini koruyan, Allah için sevdiği mürşidinden ve kardeşlerinden ayrılmayan, bu şevk ve sevgi desteği ile ibadete devam eden, hizmeti terketmeyen, zikir, şükür, sabır ve ilâhi takdire rıza içinde ömrünü tamamlayan bir insan, inşaallah iman selametiyle ahirete göçecektir. Bu bizim tahminimiz değil, Yüce Rabbimiz’in vaadi ve müjdesidir.  <br />
<br />
<br />
TEMİZ RUHLARA VERİLEN YETKİLER<br />
Ruhlar, Allahu Tealâ’nın emrinde ve hükmündedirler. Ruhlar, melekler aleminin özelliklerine sahiptirler. Allah’ın nuru ile nurlanmış, boyası ile süslenmiş ruhlar, özel yetkilerle donatılmışlardır. Allah onları sevmiş, meleklerine sevdirmiş, kendilerine bizim bilemediğimiz nice kerametler vermiştir.  <br />
<br />
<br />
Allahu Tealâ bir kudsi hadiste, sevdiği salih kullarının özel bir nur ve destekle gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olacağını; onların gözüne, kulağına, diline, eline, ayağına başkalarına vermediği özellikler ve tasarruf gücü vereceğini müjdelemiştir (Buharî, İbnu Mace, Beğavî).  <br />
<br />
<br />
İşte Allah dostlarının, Allah’ın izniyle insanlar ve eşya üzerindeki tasarrufu, uzaktaki insanlara yardım etmesi, bu hadiste belirtilen yetkiye girmektedir. Bu bir keramettir; Allahu Tealâ’nın kuluna verdiği özel bir nimettir.  <br />
<br />
<br />
Büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî K.S., velilerin, ölüm halindeki müridlerine yardımlarının ruh vasıtası ile olduğunu belirtmiştir. Ruhlar nurla hareket ettiklerinden, Allah’ın izniyle bir anda gökleri ve yerleri dolaşma ve görme imkanları vardır. İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbanî K.S. Mektubat isimle eserinde, Allahu Tealâ’nın, bu üstün kabiliyetli ruha sahip irşad kutbu dostu vasıtasıyla, dilediği kullarına pek çok yardımlarda bulunacağını, bazen bu yardımdan o ruhun sahibi velinin haberinin olmadığını, olmasının da gerekmediğini bildirir.  <br />
<br />
<br />
ÖLENE KADAR DELİL OLAN , ÖLÜRKEN KEFİL OLUR <br />
<br />
<br />
Kâmil mürşid, yeryüzünde Allah’ın şahididir; insanların haline şahitlik yapar. Hidayet yolunun rehberidir, kendisine tabi olanları hak üzere terbiye eder, kalpleri dünyadan çözüp Allah’a bağlar. Onların iyiliğine sevinir, kusurlarına üzülür. Sevgisi ve kızması Allah içindir. Gülmesi ve ağlaması Allah içindir.  <br />
<br />
<br />
Kâmil veli, iman, ihlas, takva ve edeb yolunun imamıdır. Kim onları ölene kadar bu yolda kılavuz yaparsa, onlar da o kişinin imanına şahitlik yaparlar. Allahu Tealâ bu şahitliği kabul eder. Bir ömür süren bu dostluk ölümle bitmez, ölümden sonra daha tatlı, daha menfaatli olur. Allah için yapılan dostluğun asıl faydası ölümden sonra ortaya çıkar.  <br />
<br />
<br />
Mümin vefat ederken, ölüm meleği canını almaya geldiğnde yalnız gelmez. Yanında yardımcıları vardır. Ayrıca vefat eden müminin ruhunu karşılamak, onu sevindirmek, yeni yurdunda rahat ettirmek, endişe ve korkusunu gidermek için Allahu Tealâ bir çok meleğini gönderir.  <br />
<br />
<br />
Melekler vefat eden salih mümine: Korkma, sana vaad edilen cennetle sevin. Biz senin dünyada dostun idik, ahirette de dostunuz. Sana Allah’ın vaadi ve hediyesi olan cenneti müjdelemeye geldik, gözün aydın olsun!” derler. (Fussilet/30-32) Melekler Allah’ın ordusudur. Veliler de Allah’ın dostu ve ordusudur. Onlarla dilediği kimselere yardım eder, zayıf anında destekler. Bir mümine yardım edilecek en nazik an ise ölüm anıdır.  <br />
<br />
<br />
ÖLÜMDEN SONRA DEVAM EDEN VEFA <br />
<br />
<br />
Allah dostları merttir, vefalıdır. Sevdiklerini dünya ve ahirette unutup ihmal etmezler. Onlar, ölene kadar terbiyesi ile meşgul oldukları bir talebesinin ölümden sonra da haklarını en güzel şekilde korurlar. Onu kabirde yalnız, duasız ve hediyesiz bırakmazlar. Sadık dostlarını dua, istiğfar ve gözyaşı ile desteklerler. Bu, Yüce Peygamberimiz A.S.’ın ahlâkı ve emridir.  <br />
<br />
<br />
Kabirdeki kimseye, kabrin dışındakilerin yardımı ve faydası olur. Kabrin dışında yapılan dua ve istiğfar, Allah için dökülen gözyaşları, müminin hesabının kolay olmasına, hatta kabir azabının kalkmasına vesile olur. Allah Rasulü A.S. Efendimiz bir mümini kabre koyduktan sonra, oradakileri onun yardımına davet ederek şöyle buyurmuştur: Kardeşinizin affı için yakarın. Allahu Tealâ’dan onu imanında sabit kılmasını isteyin. Çünkü şu anda ona sual sorulmaktadır. (Ebu Davud, Hakim)  <br />
<br />
<br />
Bir mürşid, her gün yapmakta olduğu zikirlerin, hayırların sevabını vefat eden mürid ve sevenlerinin ruhlarına hediye eder. Vefat eden bir mümini anne-babası, çocukları ve eşi unutabilir. Ona dua etmekten, onun için gözyaşı dökmekten usanabilir. Onu desteksiz ve hediyesiz bırakabilir. Ancak, bu mümini peygamberi unutmaz. Bulunduğu makamda devamlı dua, istiğfar ve şefaatıyla onu destekler. Hepsi cennete girene kadar, kendisini seven ümmetinin derdine düşer.  <br />
<br />
<br />
İşte peygamber vârisi kâmil mürşidler de bu ahlâk üzeredirler. Onları Allah için sevenlerin gözü aydın olsun..</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">İMANA KEFİL OLMANIN GERCEK ANLAMI </span></span><br />
<br />
<span style="color: #006400;">İşte bir mürşidin müridine diyeceği de aynen budur. Önce iman, itaat, hizmet. Sonra istiğfar, peşinden dua ve ümit. Bundan sonrası Alemlerin Rabbi’nin hüküm ve rahmetine kalmıştır. O dilerse kulunu rahmetiyle kuşatır, ölüm halinde onu melekleriyle destekler, güzel ruhlarla şenlendirir; şeytanın hilelerinden kurtarır, hesabını kolaylaştırır.  <br />
<br />
<br />
Bir mürid, mürşidine: Benim imanıma kefil olur musunuz? diye sorunca, mürşid şu cevabı vermiştir: Eğer sen ölene kadar Allah ve Rasulü’nün yolunda gidersen ve bizim tavsiyelerimize uyarsan, senin imanla öleceğine kefil olurum! <br />
<br />
<br />
İşte herkese vaad edilen iman emniyeti budur. Mürşidin kefil olması da böyledir. Mürşid-i kâmilin elinden tutup hak yolunda yürüyen insan, aslında bir cemaat desteğinde imanını ve edebini korumaya çalışıyor. Çünkü, kendisiyle aynı hedefi paylaşan müminlerin en mühim işi, iyilik ve takva yoluyla birbirlerine yardımcı olmaktır. Ölüm anına kadar bu niyetini koruyan, Allah için sevdiği mürşidinden ve kardeşlerinden ayrılmayan, bu şevk ve sevgi desteği ile ibadete devam eden, hizmeti terketmeyen, zikir, şükür, sabır ve ilâhi takdire rıza içinde ömrünü tamamlayan bir insan, inşaallah iman selametiyle ahirete göçecektir. Bu bizim tahminimiz değil, Yüce Rabbimiz’in vaadi ve müjdesidir.  <br />
<br />
<br />
TEMİZ RUHLARA VERİLEN YETKİLER<br />
Ruhlar, Allahu Tealâ’nın emrinde ve hükmündedirler. Ruhlar, melekler aleminin özelliklerine sahiptirler. Allah’ın nuru ile nurlanmış, boyası ile süslenmiş ruhlar, özel yetkilerle donatılmışlardır. Allah onları sevmiş, meleklerine sevdirmiş, kendilerine bizim bilemediğimiz nice kerametler vermiştir.  <br />
<br />
<br />
Allahu Tealâ bir kudsi hadiste, sevdiği salih kullarının özel bir nur ve destekle gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olacağını; onların gözüne, kulağına, diline, eline, ayağına başkalarına vermediği özellikler ve tasarruf gücü vereceğini müjdelemiştir (Buharî, İbnu Mace, Beğavî).  <br />
<br />
<br />
İşte Allah dostlarının, Allah’ın izniyle insanlar ve eşya üzerindeki tasarrufu, uzaktaki insanlara yardım etmesi, bu hadiste belirtilen yetkiye girmektedir. Bu bir keramettir; Allahu Tealâ’nın kuluna verdiği özel bir nimettir.  <br />
<br />
<br />
Büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî K.S., velilerin, ölüm halindeki müridlerine yardımlarının ruh vasıtası ile olduğunu belirtmiştir. Ruhlar nurla hareket ettiklerinden, Allah’ın izniyle bir anda gökleri ve yerleri dolaşma ve görme imkanları vardır. İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbanî K.S. Mektubat isimle eserinde, Allahu Tealâ’nın, bu üstün kabiliyetli ruha sahip irşad kutbu dostu vasıtasıyla, dilediği kullarına pek çok yardımlarda bulunacağını, bazen bu yardımdan o ruhun sahibi velinin haberinin olmadığını, olmasının da gerekmediğini bildirir.  <br />
<br />
<br />
ÖLENE KADAR DELİL OLAN , ÖLÜRKEN KEFİL OLUR <br />
<br />
<br />
Kâmil mürşid, yeryüzünde Allah’ın şahididir; insanların haline şahitlik yapar. Hidayet yolunun rehberidir, kendisine tabi olanları hak üzere terbiye eder, kalpleri dünyadan çözüp Allah’a bağlar. Onların iyiliğine sevinir, kusurlarına üzülür. Sevgisi ve kızması Allah içindir. Gülmesi ve ağlaması Allah içindir.  <br />
<br />
<br />
Kâmil veli, iman, ihlas, takva ve edeb yolunun imamıdır. Kim onları ölene kadar bu yolda kılavuz yaparsa, onlar da o kişinin imanına şahitlik yaparlar. Allahu Tealâ bu şahitliği kabul eder. Bir ömür süren bu dostluk ölümle bitmez, ölümden sonra daha tatlı, daha menfaatli olur. Allah için yapılan dostluğun asıl faydası ölümden sonra ortaya çıkar.  <br />
<br />
<br />
Mümin vefat ederken, ölüm meleği canını almaya geldiğnde yalnız gelmez. Yanında yardımcıları vardır. Ayrıca vefat eden müminin ruhunu karşılamak, onu sevindirmek, yeni yurdunda rahat ettirmek, endişe ve korkusunu gidermek için Allahu Tealâ bir çok meleğini gönderir.  <br />
<br />
<br />
Melekler vefat eden salih mümine: Korkma, sana vaad edilen cennetle sevin. Biz senin dünyada dostun idik, ahirette de dostunuz. Sana Allah’ın vaadi ve hediyesi olan cenneti müjdelemeye geldik, gözün aydın olsun!” derler. (Fussilet/30-32) Melekler Allah’ın ordusudur. Veliler de Allah’ın dostu ve ordusudur. Onlarla dilediği kimselere yardım eder, zayıf anında destekler. Bir mümine yardım edilecek en nazik an ise ölüm anıdır.  <br />
<br />
<br />
ÖLÜMDEN SONRA DEVAM EDEN VEFA <br />
<br />
<br />
Allah dostları merttir, vefalıdır. Sevdiklerini dünya ve ahirette unutup ihmal etmezler. Onlar, ölene kadar terbiyesi ile meşgul oldukları bir talebesinin ölümden sonra da haklarını en güzel şekilde korurlar. Onu kabirde yalnız, duasız ve hediyesiz bırakmazlar. Sadık dostlarını dua, istiğfar ve gözyaşı ile desteklerler. Bu, Yüce Peygamberimiz A.S.’ın ahlâkı ve emridir.  <br />
<br />
<br />
Kabirdeki kimseye, kabrin dışındakilerin yardımı ve faydası olur. Kabrin dışında yapılan dua ve istiğfar, Allah için dökülen gözyaşları, müminin hesabının kolay olmasına, hatta kabir azabının kalkmasına vesile olur. Allah Rasulü A.S. Efendimiz bir mümini kabre koyduktan sonra, oradakileri onun yardımına davet ederek şöyle buyurmuştur: Kardeşinizin affı için yakarın. Allahu Tealâ’dan onu imanında sabit kılmasını isteyin. Çünkü şu anda ona sual sorulmaktadır. (Ebu Davud, Hakim)  <br />
<br />
<br />
Bir mürşid, her gün yapmakta olduğu zikirlerin, hayırların sevabını vefat eden mürid ve sevenlerinin ruhlarına hediye eder. Vefat eden bir mümini anne-babası, çocukları ve eşi unutabilir. Ona dua etmekten, onun için gözyaşı dökmekten usanabilir. Onu desteksiz ve hediyesiz bırakabilir. Ancak, bu mümini peygamberi unutmaz. Bulunduğu makamda devamlı dua, istiğfar ve şefaatıyla onu destekler. Hepsi cennete girene kadar, kendisini seven ümmetinin derdine düşer.  <br />
<br />
<br />
İşte peygamber vârisi kâmil mürşidler de bu ahlâk üzeredirler. Onları Allah için sevenlerin gözü aydın olsun..</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜRŞİD İMANA NASIL KEFİL OLUR]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12777</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2008 11:57:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12777</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #FF0000;"><span style="font-size: large;">MÜRŞİD İMANA NASIL KEFİL OLUR </span>?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Bir mürşidin müridlerinin imanını kurtarma meselesi, çok tartışılan konulardan biridir. Gerçekten de bu konuyla ilgili cevaplanması gereken birçok soru var. Son nefesin nasıl verileceğini Allah’tan başkası bilebilir mi? O’ndan başka kim cennet garantisi verebilir? Bir mürşidin kendi imanı garanti altında mı ki, başkalarına kefil olsun? İnsanoğlunun böyle bir yetkisi var mı? Ölüm anında yanında olmadığı birine mürşid uzaklardan nasıl yardımcı olabilir? Mürşid eli tutan herkesin imanı garanti altında olabilir mi? Cevaplanması gereken sorulardan sadece birkaçı bunlar... <br />
Hepimiz inanıyoruz ki, sonumuzun ne olacağını ancak Allahu Tealâ bilir. Hüküm O’nun elindedir. Cennet ve cehennem O’nun emrindedir. <br />
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de cehennemi şeytana uyanlarla dolduracağını, insan ve cinlerden pek çoğunun da şeytana uyup bu sonuca gideceğini bildirir (Araf/179; Sad/84-85). Bununla beraber, hiç bir ayette isim verilerek “falan kimse iman üzere ölüp cennete gidecektir” şeklinde bir haber yoktur. Ancak başta peygamberler olmak üzere, Allah’a iman ve itaat eden bütün müminlerin ebedî saadete erecekleri, cennete girecekleri bildirilir (Bakara/25, 82; Nisa/57, 122, 124). <br />
KUR-AN  KİME CENNET GARANTİSİ VERİR?<br />
Demek ki Allahu Tealâ, salih amel işleyen erkek-kadın bütün müminlere cennet garantisi vermiştir. Hatta, Rasulullah A.S. Efendimiz’in müjdesine göre, Allahu Tealâ kalbinde zerre kadar iman taşıyarak huzuruna gelen herkesi, geçici bir süre affedilmeyen günahları sebebiyle cehenneme atsa da sonuçta oradan çıkarıp cennete koyacaktır (Buharî, Müslim, Tirmizî)<br />
Allahu Tealâ, inananları, kalplerine yerleşen kelime-i tevhid üzerinde dünya ve ahirette sabit tutacağını bildirmiştir (İbrahim/27). Ayrıca, kendisine dost olan müttakilerin, dünyada, ölüm anında ve ölüm ötesinde emniyette olduklarını, hiçbir korku ve hüzün yaşamayacaklarını müjdelemiştir (Yunus/62-64). Yine Kur’an’da, Allah yolunda şehit olanların Cennetteki güzel halleri <br />
anlatılmıştır.<br />
Bunların yanı sıra, Rasulullah A.S. Efendimiz de sahabeden bazılarının ismini vererek, onların cennetlik olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, kendisine tabi olup yolundan giden bütün ümmetinin Cennet’e gireceğini de haber vermiştir (Buharî, Ahmed). Dilini ve edep yerini haramdan koruyanların cennete gireceğine kefil olmuştur (Buharî) Buna benzer çok sayıda hadis ve haberler bulunur. <br />
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Kur’an ve hadiste cennetliklerin isim listesi değil, sıfatları yani halleri zikredilmiştir. Kimde o sıfatlar bulunuyorsa, Allah ve Rasulü’nün müjdesine ulaşır.<br />
Bütün peygamberler insanları Allah’ın rahmetiyle buluşturmak için çırpınmışlardır. Kendilerinin Allah yolunda bir davetçi olduklarını söylemişlerdir. Davetleri, vaadleri, müjdeleri, tehditleri kendilerine ait değildir. Hepsi Alemlerin Rabbi’ne aittir. Onlar, ilahî emaneti yerine getirmek, rahmet ve nurdan nasibi olanları nasipleri ile buluşturmakla görevlidirler. Peygamber vârisi kâmil mürşidlerin, derecelerine göre yaptıkları da aynıdır.<br />
MÜRŞİD CENNETİN YOLUNU TARİF EDER<br />
Kâmil mürşid, kimseye cennet bileti dağıtmaz. Sadece herkesi cennete giden yola davet eder. Elinden tutanın artık bütün tehlikelerden kurtulduğunu söylemez; “elimden sıkı tut!” der ve onu Allah rızasına giden yolda koşturur. <br />
<br />
Onlar, Allah’ın hükmünü ve hukukunu, iyi bilir. Allah rasulü’nün yolunu başına taç, gönlüne ilaç yapar. Allah ve Rasulü’nün hükümlerine teslim olur. Vaatlerine hiç şüphesiz inanır ve güvenir. Kendisine tabi olanları da bu müjde ve rahmetle buluşturmak için gayret eder. Talebelerini edeple terbiye edip Allah’a teslim etmek ister. Onlara iman dersi verir. Salih ameli öğretir. İhlasa yapıştırır. Bu yolda sadık ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Ölene kadar başlarını bekler, önlerinde örnek olur, yolu gösterir, engelleri geçirir. Şeytana karşı uyarır, nefsin hileleri karşısında uyandırır. Devamlı zikir ve fikir ile meşgul eder, Allah sevgisini kalplere iyice yerleştirir. Bunu kalbi boş kuruntu ve korkulardan kurtarmak için yapar. Ölürken ve ölümden sonra kula fayda verecek ve ondan istenecek tek şeyin kalb-i selim olduğunu bilir. Kalb-i selim, Allah ile huzur bulan kalp demektir. Mürşidin bütün hedefi kalbi bu hale getirmektir. Bu şekilde Allah’a bağlanan kalbin sahibine Yüce Mevlâmız’ın hediyesi iman selameti, cennet ve Cemalullah nimetidir (İbrahim/27; Kaf/31-33; Yunus/26). Kâmil mürşidin kendi elinde bir fayda ve zarar verme yetkisi yoktur. Fayda ve zarar Yüce Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olur. Mürşid, ilâhi nimetlerin kula ulaşmasında bir vasıtadır.  <br />
<br />
VELİLERİ SEVMENİN ASIL MEYVESİ AHİRETTEDİR <br />
Hemen şunu belirtelim ki, bir velinin Allah için sevilmesi büyük bir saadettir. Onun terbiyesine girilmesi ayrı bir nimettir. Bu nimetin ahirette de fayda vermesi için ilk şart samimiyettir. İkinci şart, ölene kadar bu yolda sabır göstermektir. İhlassız ve sabırsız olanlar hayırlı sonuçtan mahrum olurlar. Allah yolunda kurulan bir dostluğun fayda vermesi için, onun ölene kadar muhafazası şarttır. Bir önemli şart da, güç yetebildiği nisbette amel etmek ve sevginin hakkını vermektir. Allah yolunda rehber olan kâmil mürşide ve hak yola muhabbetini koruyan, bunda samimi olan, münkirlik yapmayan herkes, bu sevgisinin faydasını mutlaka görür.  [/color&#93;<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">ŞU HADİSEDEN PAYIMIZA DÜŞENİ ALALIM:</span> <br />
<br />
<br />
<span style="color: #006400;">Hz. Enes R.A. anlatıyor: Bir adam Hz. Rasulullah A.S.’a yedi sene hizmet eder. Efendimiz A.S. bir gün:  <br />
<br />
<br />
Onun bizim üzerimizde hakkı vardır; çağırın da bir ihtiyacı varsa bize bildirsin, yerine getirelim.” buyurur. Adamı çağırırlar. Efendimiz A.S.: “İhtiyacını bize söyle yerine getirelim.” buyurur. Adam:  <br />
<br />
<br />
Ya Rasulallah! Bana sabaha kadar müsaade buyurun; benim için hayırlı olanı nasip etmesi için Allahu Tealâ’ya yalvarayım.” der. Sabah olunca, Efendimiz’in yanına gelir ve:  <br />
<br />
<br />
Ya Rasulallah! Sizden kıyamet günü bana şefaat etmenizi ve sizinle cennette beraber olmayı istiyorum.” der. Rasulallah A.S., ‘Allah müminleri dünya ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sabit tutar.’ ayetini okur ve peşinden:  <br />
<br />
<br />
O halde bu isteğinin gerçekleşmesi için çokca secde ed</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #FF0000;"><span style="font-size: large;">MÜRŞİD İMANA NASIL KEFİL OLUR </span>?</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Bir mürşidin müridlerinin imanını kurtarma meselesi, çok tartışılan konulardan biridir. Gerçekten de bu konuyla ilgili cevaplanması gereken birçok soru var. Son nefesin nasıl verileceğini Allah’tan başkası bilebilir mi? O’ndan başka kim cennet garantisi verebilir? Bir mürşidin kendi imanı garanti altında mı ki, başkalarına kefil olsun? İnsanoğlunun böyle bir yetkisi var mı? Ölüm anında yanında olmadığı birine mürşid uzaklardan nasıl yardımcı olabilir? Mürşid eli tutan herkesin imanı garanti altında olabilir mi? Cevaplanması gereken sorulardan sadece birkaçı bunlar... <br />
Hepimiz inanıyoruz ki, sonumuzun ne olacağını ancak Allahu Tealâ bilir. Hüküm O’nun elindedir. Cennet ve cehennem O’nun emrindedir. <br />
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de cehennemi şeytana uyanlarla dolduracağını, insan ve cinlerden pek çoğunun da şeytana uyup bu sonuca gideceğini bildirir (Araf/179; Sad/84-85). Bununla beraber, hiç bir ayette isim verilerek “falan kimse iman üzere ölüp cennete gidecektir” şeklinde bir haber yoktur. Ancak başta peygamberler olmak üzere, Allah’a iman ve itaat eden bütün müminlerin ebedî saadete erecekleri, cennete girecekleri bildirilir (Bakara/25, 82; Nisa/57, 122, 124). <br />
KUR-AN  KİME CENNET GARANTİSİ VERİR?<br />
Demek ki Allahu Tealâ, salih amel işleyen erkek-kadın bütün müminlere cennet garantisi vermiştir. Hatta, Rasulullah A.S. Efendimiz’in müjdesine göre, Allahu Tealâ kalbinde zerre kadar iman taşıyarak huzuruna gelen herkesi, geçici bir süre affedilmeyen günahları sebebiyle cehenneme atsa da sonuçta oradan çıkarıp cennete koyacaktır (Buharî, Müslim, Tirmizî)<br />
Allahu Tealâ, inananları, kalplerine yerleşen kelime-i tevhid üzerinde dünya ve ahirette sabit tutacağını bildirmiştir (İbrahim/27). Ayrıca, kendisine dost olan müttakilerin, dünyada, ölüm anında ve ölüm ötesinde emniyette olduklarını, hiçbir korku ve hüzün yaşamayacaklarını müjdelemiştir (Yunus/62-64). Yine Kur’an’da, Allah yolunda şehit olanların Cennetteki güzel halleri <br />
anlatılmıştır.<br />
Bunların yanı sıra, Rasulullah A.S. Efendimiz de sahabeden bazılarının ismini vererek, onların cennetlik olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, kendisine tabi olup yolundan giden bütün ümmetinin Cennet’e gireceğini de haber vermiştir (Buharî, Ahmed). Dilini ve edep yerini haramdan koruyanların cennete gireceğine kefil olmuştur (Buharî) Buna benzer çok sayıda hadis ve haberler bulunur. <br />
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Kur’an ve hadiste cennetliklerin isim listesi değil, sıfatları yani halleri zikredilmiştir. Kimde o sıfatlar bulunuyorsa, Allah ve Rasulü’nün müjdesine ulaşır.<br />
Bütün peygamberler insanları Allah’ın rahmetiyle buluşturmak için çırpınmışlardır. Kendilerinin Allah yolunda bir davetçi olduklarını söylemişlerdir. Davetleri, vaadleri, müjdeleri, tehditleri kendilerine ait değildir. Hepsi Alemlerin Rabbi’ne aittir. Onlar, ilahî emaneti yerine getirmek, rahmet ve nurdan nasibi olanları nasipleri ile buluşturmakla görevlidirler. Peygamber vârisi kâmil mürşidlerin, derecelerine göre yaptıkları da aynıdır.<br />
MÜRŞİD CENNETİN YOLUNU TARİF EDER<br />
Kâmil mürşid, kimseye cennet bileti dağıtmaz. Sadece herkesi cennete giden yola davet eder. Elinden tutanın artık bütün tehlikelerden kurtulduğunu söylemez; “elimden sıkı tut!” der ve onu Allah rızasına giden yolda koşturur. <br />
<br />
Onlar, Allah’ın hükmünü ve hukukunu, iyi bilir. Allah rasulü’nün yolunu başına taç, gönlüne ilaç yapar. Allah ve Rasulü’nün hükümlerine teslim olur. Vaatlerine hiç şüphesiz inanır ve güvenir. Kendisine tabi olanları da bu müjde ve rahmetle buluşturmak için gayret eder. Talebelerini edeple terbiye edip Allah’a teslim etmek ister. Onlara iman dersi verir. Salih ameli öğretir. İhlasa yapıştırır. Bu yolda sadık ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Ölene kadar başlarını bekler, önlerinde örnek olur, yolu gösterir, engelleri geçirir. Şeytana karşı uyarır, nefsin hileleri karşısında uyandırır. Devamlı zikir ve fikir ile meşgul eder, Allah sevgisini kalplere iyice yerleştirir. Bunu kalbi boş kuruntu ve korkulardan kurtarmak için yapar. Ölürken ve ölümden sonra kula fayda verecek ve ondan istenecek tek şeyin kalb-i selim olduğunu bilir. Kalb-i selim, Allah ile huzur bulan kalp demektir. Mürşidin bütün hedefi kalbi bu hale getirmektir. Bu şekilde Allah’a bağlanan kalbin sahibine Yüce Mevlâmız’ın hediyesi iman selameti, cennet ve Cemalullah nimetidir (İbrahim/27; Kaf/31-33; Yunus/26). Kâmil mürşidin kendi elinde bir fayda ve zarar verme yetkisi yoktur. Fayda ve zarar Yüce Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olur. Mürşid, ilâhi nimetlerin kula ulaşmasında bir vasıtadır.  <br />
<br />
VELİLERİ SEVMENİN ASIL MEYVESİ AHİRETTEDİR <br />
Hemen şunu belirtelim ki, bir velinin Allah için sevilmesi büyük bir saadettir. Onun terbiyesine girilmesi ayrı bir nimettir. Bu nimetin ahirette de fayda vermesi için ilk şart samimiyettir. İkinci şart, ölene kadar bu yolda sabır göstermektir. İhlassız ve sabırsız olanlar hayırlı sonuçtan mahrum olurlar. Allah yolunda kurulan bir dostluğun fayda vermesi için, onun ölene kadar muhafazası şarttır. Bir önemli şart da, güç yetebildiği nisbette amel etmek ve sevginin hakkını vermektir. Allah yolunda rehber olan kâmil mürşide ve hak yola muhabbetini koruyan, bunda samimi olan, münkirlik yapmayan herkes, bu sevgisinin faydasını mutlaka görür.  [/color]<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">ŞU HADİSEDEN PAYIMIZA DÜŞENİ ALALIM:</span> <br />
<br />
<br />
<span style="color: #006400;">Hz. Enes R.A. anlatıyor: Bir adam Hz. Rasulullah A.S.’a yedi sene hizmet eder. Efendimiz A.S. bir gün:  <br />
<br />
<br />
Onun bizim üzerimizde hakkı vardır; çağırın da bir ihtiyacı varsa bize bildirsin, yerine getirelim.” buyurur. Adamı çağırırlar. Efendimiz A.S.: “İhtiyacını bize söyle yerine getirelim.” buyurur. Adam:  <br />
<br />
<br />
Ya Rasulallah! Bana sabaha kadar müsaade buyurun; benim için hayırlı olanı nasip etmesi için Allahu Tealâ’ya yalvarayım.” der. Sabah olunca, Efendimiz’in yanına gelir ve:  <br />
<br />
<br />
Ya Rasulallah! Sizden kıyamet günü bana şefaat etmenizi ve sizinle cennette beraber olmayı istiyorum.” der. Rasulallah A.S., ‘Allah müminleri dünya ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sabit tutar.’ ayetini okur ve peşinden:  <br />
<br />
<br />
O halde bu isteğinin gerçekleşmesi için çokca secde ed</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bediüzzaman Hz.lerinin Yemek Duası]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12776</link>
			<pubDate>Wed, 12 Nov 2008 22:29:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12776</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Bediüzzaman Hz.lerinin Yemek Duası</span> </span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">Bismillâhirrahmânirrahîm</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #006400;">Elhamdülillâhi’llezî et’amenâ ve sekânâ ve cealnâ minel müslimîn<br />
Külû ve’şrabû ve lâ tüsrifû, İnnehû lâ yuhibbü’l müsrifîn..<br />
****<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ey bizi nimetleriyle perverde eden SULTANIMIZ!<br />
<br />
Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, mebalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahfettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. <br />
<br />
Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.<br />
<br />
YA RAB! kusurumuzu affet bizi kendine kul kabul et. Emenetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. <br />
<br />
Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hakim eyle. Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle. <br />
<br />
Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hâkim eyle.<br />
Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle.<br />
<br />
YA RAB! Resûl-u Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et!.. Amin!...<br />
<br />
Bedîüzzaman Said Nursî </span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Bediüzzaman Hz.lerinin Yemek Duası</span> </span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800000;"><span style="font-size: large;">Bismillâhirrahmânirrahîm</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #006400;">Elhamdülillâhi’llezî et’amenâ ve sekânâ ve cealnâ minel müslimîn<br />
Külû ve’şrabû ve lâ tüsrifû, İnnehû lâ yuhibbü’l müsrifîn..<br />
****<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ey bizi nimetleriyle perverde eden SULTANIMIZ!<br />
<br />
Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, mebalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahfettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. <br />
<br />
Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.<br />
<br />
YA RAB! kusurumuzu affet bizi kendine kul kabul et. Emenetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. <br />
<br />
Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hakim eyle. Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle. <br />
<br />
Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hâkim eyle.<br />
Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle.<br />
<br />
YA RAB! Resûl-u Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et!.. Amin!...<br />
<br />
Bedîüzzaman Said Nursî </span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bu resim çok nadir rastlanacak bir olayın resmidir]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12775</link>
			<pubDate>Wed, 12 Nov 2008 22:27:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12775</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://bp2.blogger.com/_-7jucPa1k5s/R1GN6KAjhoI/AAAAAAAAAzY/Hl07OFvrPic/s400/seyyahin_kabe.jpg" border="0" alt="[Resim: seyyahin_kabe.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://bp2.blogger.com/_-7jucPa1k5s/R1GN6KAjhoI/AAAAAAAAAzY/Hl07OFvrPic/s400/seyyahin_kabe.jpg" border="0" alt="[Resim: seyyahin_kabe.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[üstad saidnursi]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12774</link>
			<pubDate>Wed, 12 Nov 2008 22:25:01 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12774</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.saidnursi.de/fotograflar/4images/data/media/7/01.jpg" border="0" alt="[Resim: 01.jpg&#93;" /><br />
<br />
<img src="http://www.saidnur.com/album/ustad4.jpg" border="0" alt="[Resim: ustad4.jpg&#93;" /><br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;">Üstad Hz, 1959 yılında otel odasında namaz kılarken</span></span>..</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.saidnursi.de/fotograflar/4images/data/media/7/01.jpg" border="0" alt="[Resim: 01.jpg]" /><br />
<br />
<img src="http://www.saidnur.com/album/ustad4.jpg" border="0" alt="[Resim: ustad4.jpg]" /><br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;">Üstad Hz, 1959 yılında otel odasında namaz kılarken</span></span>..</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünyadakiler birbirini yiyor]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12773</link>
			<pubDate>Tue, 11 Nov 2008 11:02:51 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12773</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Dünyadakiler birbirini yiyor </span><br />
<br />
<span style="color: #6B8E23;">Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini yiyor. <br />
<br />
* İnsanda hayallerin, ideallerin yerini anılar almaya başlamışsa, yaşlılık başlamış demektir. <br />
<br />
* Kalb ne ile dolu ise dudaklardan dökülen odur. <br />
<br />
* Öyle adamlar gördüm üstünde elbisesi yok, öyle elbiseler gördüm içinde adam yok. <br />
<br />
* Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapan adamdır. <br />
* İstediğiniz bazı şeylere sahip olamamak, mutluluğun bir parçasıdır. <br />
<br />
* Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir. <br />
* Birçok insan mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar. <br />
<br />
* İnsanların yaptığı sahte paralardan çok, paraların yaptığı sahte insanlar vardır. <br />
* İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olmadıklarını önemser. <br />
<br />
* Dal rüzgarı affetmiştir ama, kırılmıştır bir kere.<br />
* Söz kalbden çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. <br />
<br />
* Bildiğini bilenin, arkasından gidin. Bildiğini bilmeyeni, uyandırın. Bilmediğini bilene, öğretin. Bilmediğini bilmeyenden, kaçın. <br />
<br />
* Gül sunan bir elde daima biraz gül kokusu kalır. <br />
* Zaruret olmadıkça başkalarına iş havale edilmez.<br />
<br />
* İnsanlar arasında ihtilaflar zuhur etmesinin sebebi, herkesin dünya menfaatini düşünüp, ona göre hareket etmesidir. <br />
<br />
* İtirazdan küfür kokusu gelir. Peki demek ruhun, itiraz etmek nefsin isteğidir.<br />
* İslamiyet peki demektir. Nefs hayır demektir. <br />
<br />
* İtaat akıldandır. Her akıldan daha üstün akıl vardır.<br />
* Şöhretin insana vereceği şey sıkıntıdır. <br />
<br />
* Bir baba evlatlarının iyi geçinmesine çok memnun olur. Allahü teâlâ da kullarının iyi geçinmesine sevinir. O halde herkes ile iyi geçinin.<br />
<br />
* Sakın beddua etmeyin.<br />
* İnsan demek aciz demektir. <br />
<br />
* Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.<br />
Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.<br />
Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.<br />
Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin</span>.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Dünyadakiler birbirini yiyor </span><br />
<br />
<span style="color: #6B8E23;">Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini yiyor. <br />
<br />
* İnsanda hayallerin, ideallerin yerini anılar almaya başlamışsa, yaşlılık başlamış demektir. <br />
<br />
* Kalb ne ile dolu ise dudaklardan dökülen odur. <br />
<br />
* Öyle adamlar gördüm üstünde elbisesi yok, öyle elbiseler gördüm içinde adam yok. <br />
<br />
* Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapan adamdır. <br />
* İstediğiniz bazı şeylere sahip olamamak, mutluluğun bir parçasıdır. <br />
<br />
* Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir. <br />
* Birçok insan mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar. <br />
<br />
* İnsanların yaptığı sahte paralardan çok, paraların yaptığı sahte insanlar vardır. <br />
* İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olmadıklarını önemser. <br />
<br />
* Dal rüzgarı affetmiştir ama, kırılmıştır bir kere.<br />
* Söz kalbden çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. <br />
<br />
* Bildiğini bilenin, arkasından gidin. Bildiğini bilmeyeni, uyandırın. Bilmediğini bilene, öğretin. Bilmediğini bilmeyenden, kaçın. <br />
<br />
* Gül sunan bir elde daima biraz gül kokusu kalır. <br />
* Zaruret olmadıkça başkalarına iş havale edilmez.<br />
<br />
* İnsanlar arasında ihtilaflar zuhur etmesinin sebebi, herkesin dünya menfaatini düşünüp, ona göre hareket etmesidir. <br />
<br />
* İtirazdan küfür kokusu gelir. Peki demek ruhun, itiraz etmek nefsin isteğidir.<br />
* İslamiyet peki demektir. Nefs hayır demektir. <br />
<br />
* İtaat akıldandır. Her akıldan daha üstün akıl vardır.<br />
* Şöhretin insana vereceği şey sıkıntıdır. <br />
<br />
* Bir baba evlatlarının iyi geçinmesine çok memnun olur. Allahü teâlâ da kullarının iyi geçinmesine sevinir. O halde herkes ile iyi geçinin.<br />
<br />
* Sakın beddua etmeyin.<br />
* İnsan demek aciz demektir. <br />
<br />
* Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.<br />
Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.<br />
Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.<br />
Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin</span>.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vakit buldukça görüşmek üzere..]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12772</link>
			<pubDate>Mon, 10 Nov 2008 20:52:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator>recebim28</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12772</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Selamünaleyküm, <br />
Vakit buldukça güzel paylaşımlarınızdan yararlanmak istiyorum.. Şimdiden ellerinize sağlık, Allah(cc) razı olsun..</span></span>[font=Taho[/font&#93;ma&#93;[/font&#93;[font=Arial&#93;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Selamünaleyküm, <br />
Vakit buldukça güzel paylaşımlarınızdan yararlanmak istiyorum.. Şimdiden ellerinize sağlık, Allah(cc) razı olsun..</span></span>[font=Taho[/font]ma][/font][font=Arial]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DUA]]></title>
			<link>http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12770</link>
			<pubDate>Sat, 08 Nov 2008 22:41:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator>((_irfan_))</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.irfanmeclisi.net/forum/showthread.php?tid=12770</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;"><span style="font-weight: bold;">"Duâ, mü'minin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur" Hadîs-i Şerifi ile söze başlayarak, duânın ehemmiyetini, gereğini izah etmek istiyorum.<br />
<br />
 <br />
Duâ, mü'minin vazgeçemeyeceği, bıkmadan-usanmadan yapacağı bir eylem ve aynı zamanda "İnsanın zayıflık, küçüklük ve aczini kabul ve itiraf ile en güçlü ve en kudretli olana yönelmesi bakımından" da bir ibadettir.<br />
<br />
<br />
Tabii ki, duânın yapılmasının da adabları vardır. Bu adablar nedir? Kısaca izah etmeye gayret edelim:<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Duâya Allah'a hamd-ü sena ve Muhammed aleyhisselâm Efendimize salat-ü selam getirerek başlamak. <br />
<br />
Duânın sonunu salat-ü selam ve hamd-ü sana ile bitirmek. <br />
<br />
Normal bir ses tonu ile avuçlarının içini göğe yönelterek duâ etmek. <br />
<br />
Duâsında ana-babaya duâyı mutlaka yapmak. Yaptığı duânın kabul edileceğine inanarak ve kalbinin de iştirak etmesi şeklinde duâ etmek.<br />
 <br />
Duânın kabul olunacağı kuvvetle muhtemel olan seher vakti, mübarek gün ve geceleri, cuma günleri gibi vakitlerde duâya daha da ehemmiyetle sarılmak.<br />
 <br />
Hacet namazı kılarak akabinde duâ etmek... Bu adablardan en önemlilerini teşkil eder.<br />
Şu duâların red olunmamasının umulduğu Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli vesilelerle hadîslerinde bizlere haber vermişlerdir:<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
“Babanın (ve ananın) evladına duâsı. Oruçlunun iftara yakın olan duâsı. Misafirin (ev sahibine) duâsı. Hacının hacdan dönünceye kadar yaptığı duâsı. Gazinin gazadan dönünceye kadar yaptığı duâ. <br />
<br />
Hastanın iyileşinceye kadar yaptığı duâ. Kardeşin kardeşe arkasından (gıyabında) yaptığı duâ. Allah'ı çok zikreden (zakirin) duâsı. Adil emirin (sultanın, liderin, imamın) duâsı.<br />
 <br />
Mazlumun duâsı. Ezan (ile kamet) arasında yapılan duâ. Harbin kızıştığı esnada yapılan duâ.”<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Kur’ân'ı Azimüşşanda bir âyette şöyle buyuruluyor: "Beni zikredin (Beni anın), Ben de sizi zikredeyim (anayım). Bana (ihlâs ve samimiyet ile yönelerek iman ile) duâ edin. Ben de kabul edeyim."<br />
<br />
<br />
Bir başka âyet-i celilede ise "Sizin duânız (zikir ve ibadetleriniz, kulluk görevine riâyetiniz) olmasaydı, Allah sizi ne yapsındı (Allah katında ne değeriniz olabilirdi ki?)"<br />
<br />
<br />
Biraz da duâ hakkında varid olmuş bulunan hadîs-i şeriflerden birkaç tanesini arzedelim:<br />
<br />
<br />
"Sizin üzerinize öyle bir zaman gelir ki (adeta) boğulmaya maruz (kalmış, hayati tehlike içindeki) bir adam gibi (ihlâs ve ısrarla) duâ etmedikçe (o kimse) yakayı kurtaramaz..."<br />
<br />
<br />
"Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında, Allah'ın kendisinin elini tutmasından (O'na yardımcı olmasından) hoşlanıyorsa (ve bunu istiyorsa) bollukta (da Allah'ı unutmayıp) çok duâ etsin..."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
"Bir müslüman yoktur ki, bir mü'min kardeşine gıyabında duâ etsin de bir melek ona Sana da bir o kadar demesin..."<br />
<br />
<br />
"Dertli mü'minin duâsını (kazanmayı büyük) ganimet biliniz. (bunu kazanmak için de derdine hemdert olunuz.)"<br />
<br />
<br />
"Yaptığı duâdan dolayı kula 3 şeyden birisi şaşmaz. (mutlaka bunlardan birine nail olur) Ya günahı affolunur, ya hayrı çoğaltılır, yahut da işlenmiş amel ecrini (işlemediği halde) alır."<br />
<br />
<br />
"Duâ Allah'ın icra kuvvetidir. Kazayı karşılar ve kaza tam geldiği anda bile yetişir (te'sirini azaltır veya yok eder)."<br />
"Kabul edileceğine inanarak duâ ediniz ve iyi biliniz ki, Allah Teâlâ celle celâlühü kalbi gaflet ve boş şeylerle dolu olanın duâsını asla kabul etmez."<br />
<br />
<br />
"Gizlice yapılan duâ, aşikare yapılanın 70'ine bedeldir."<br />
"Bir kimse kadın erkek (Bütün) mü'minlere duâ ederse, geçmiş ve gelecek bütün mü'minlerin sayısınca sevaba nail olur."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Hazreti Ömer radiyallahu anh efendimizin İslâm'la şereflenmesinin en büyük sebep ve vesilesini aleyhisselâm Efendimizin duâsı olduğunu ve Bedir Zaferi'nin kazanılmasında en büyük sebep ve vesilenin aleyhisselâm Efendimizin duâları olduğunu unutmayalım.<br />
Duâlarımızı "Amin" diye mühürlemeyi ise hiç ihmal etmeyelim.<br />
Söze Hadîs-i Şerif ile başladık. Yine bir Hadîs-i şerif ile tamamlayalım.<br />
"Hıristiyan ve yahudilere duâ etme durumunda kaldığınız zaman onlara "Allah mal ve evladını artırsın diye duâ ediniz."<br />
Bedduâdan da sakınalım. Bedduâ mü'minin işi değildir. Zira, hiç belli olmaz gök kapılarının açık olduğu bir zamana rastlayıverir de, öfke neticesi yaptığımız bir bedduâ ile sevdiklerimizin başına kötü işler gelmesine veya onları kaybetmeye neden olabiliriz!</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;"><span style="color: #006400;"><span style="font-weight: bold;">"Duâ, mü'minin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur" Hadîs-i Şerifi ile söze başlayarak, duânın ehemmiyetini, gereğini izah etmek istiyorum.<br />
<br />
 <br />
Duâ, mü'minin vazgeçemeyeceği, bıkmadan-usanmadan yapacağı bir eylem ve aynı zamanda "İnsanın zayıflık, küçüklük ve aczini kabul ve itiraf ile en güçlü ve en kudretli olana yönelmesi bakımından" da bir ibadettir.<br />
<br />
<br />
Tabii ki, duânın yapılmasının da adabları vardır. Bu adablar nedir? Kısaca izah etmeye gayret edelim:<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Duâya Allah'a hamd-ü sena ve Muhammed aleyhisselâm Efendimize salat-ü selam getirerek başlamak. <br />
<br />
Duânın sonunu salat-ü selam ve hamd-ü sana ile bitirmek. <br />
<br />
Normal bir ses tonu ile avuçlarının içini göğe yönelterek duâ etmek. <br />
<br />
Duâsında ana-babaya duâyı mutlaka yapmak. Yaptığı duânın kabul edileceğine inanarak ve kalbinin de iştirak etmesi şeklinde duâ etmek.<br />
 <br />
Duânın kabul olunacağı kuvvetle muhtemel olan seher vakti, mübarek gün ve geceleri, cuma günleri gibi vakitlerde duâya daha da ehemmiyetle sarılmak.<br />
 <br />
Hacet namazı kılarak akabinde duâ etmek... Bu adablardan en önemlilerini teşkil eder.<br />
Şu duâların red olunmamasının umulduğu Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli vesilelerle hadîslerinde bizlere haber vermişlerdir:<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
“Babanın (ve ananın) evladına duâsı. Oruçlunun iftara yakın olan duâsı. Misafirin (ev sahibine) duâsı. Hacının hacdan dönünceye kadar yaptığı duâsı. Gazinin gazadan dönünceye kadar yaptığı duâ. <br />
<br />
Hastanın iyileşinceye kadar yaptığı duâ. Kardeşin kardeşe arkasından (gıyabında) yaptığı duâ. Allah'ı çok zikreden (zakirin) duâsı. Adil emirin (sultanın, liderin, imamın) duâsı.<br />
 <br />
Mazlumun duâsı. Ezan (ile kamet) arasında yapılan duâ. Harbin kızıştığı esnada yapılan duâ.”<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Kur’ân'ı Azimüşşanda bir âyette şöyle buyuruluyor: "Beni zikredin (Beni anın), Ben de sizi zikredeyim (anayım). Bana (ihlâs ve samimiyet ile yönelerek iman ile) duâ edin. Ben de kabul edeyim."<br />
<br />
<br />
Bir başka âyet-i celilede ise "Sizin duânız (zikir ve ibadetleriniz, kulluk görevine riâyetiniz) olmasaydı, Allah sizi ne yapsındı (Allah katında ne değeriniz olabilirdi ki?)"<br />
<br />
<br />
Biraz da duâ hakkında varid olmuş bulunan hadîs-i şeriflerden birkaç tanesini arzedelim:<br />
<br />
<br />
"Sizin üzerinize öyle bir zaman gelir ki (adeta) boğulmaya maruz (kalmış, hayati tehlike içindeki) bir adam gibi (ihlâs ve ısrarla) duâ etmedikçe (o kimse) yakayı kurtaramaz..."<br />
<br />
<br />
"Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında, Allah'ın kendisinin elini tutmasından (O'na yardımcı olmasından) hoşlanıyorsa (ve bunu istiyorsa) bollukta (da Allah'ı unutmayıp) çok duâ etsin..."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
"Bir müslüman yoktur ki, bir mü'min kardeşine gıyabında duâ etsin de bir melek ona Sana da bir o kadar demesin..."<br />
<br />
<br />
"Dertli mü'minin duâsını (kazanmayı büyük) ganimet biliniz. (bunu kazanmak için de derdine hemdert o